“Şizofren” Romanının Yazarı Mimar EMRE TİMUR

“Şizofren” Romanının Yazarı Mimar EMRE TİMUR

 

“Hamile olan yazar, gebe olan. Ve yazmak doğum gibidir, rahatlatır. Yani insan öncelikle rahatlamak için yazıyor. Tabi anlaşılmak, etkilemek, aynı frekanstaki insanlarla buluşmak filan gibi hedefler de olabilir ama demek istediğim, yazan kişi, başka türlüsünü yapamadığı için yazıyordur. Yani yazmadan edemiyordur”

 

Emre Timur bir mimar ve “Şizofren” adıyla Az Kitap’tan çıkan bir roman yayınladı. Biz de Onunla bir röportaj yaptık. Okumanın ve yazmanın mesleği olmadığını gösteren yazar samimi olarak sorularımızı cevapladı. Teşekkür ederiz.

 

SORU-Bize kısaca kendinizi tanıtır mısınız? Hangi okullarda okudunuz bugüne kadar?

 

EMRE TİMUR- Ben, yaşadığı toplumla kavgalı bir ferdim sadece. Bu kavga edişimi de yapabileceğim en estetik yolla yapmak istiyorum. Yani yazıyorum. Aldığım eğitim mimarlık. Yani mimarım. Ama kendimi bildim bileli felsefe ve psikoloji okurum. Anaokulundan üniversiteye kadar her daim nefret ettim okuldan. Çünkü hiçbir şey veremedi. Yine de devam ediyorum gariptir. Birkaç yıldır da açık öğretim felsefe okuyorum. Fakat bu işin eğitimini almak ile yapmak arasında fark vardır. Eğitimini almak yalnızca ve yalnızca genel fikir verir. Yaptığın şeyin adını öğretir. Hepsi bu. Yoksa eğitim dediğiniz şey size hiçbir şey veremez. Bir şeyleri iyi yaptırtan şey yeteneklerdir. Sonradan öğrenerek usta olamazsınız.

 

SORU-Kitap yazma fikri nereden doğdu? Yazmaya başlama hikâyenizi anlatır mısınız?

 

EMRE TİMUR- Çocuk yaşlardan beridir yazarım zaten. Ortaokuldayken okuduğum her kitaba imrenir bir şeyler karalardım. Mesela bakın on dört yaşımdayken “Tepkime” diye bir kısa roman yazmaya kalkmıştım. Oturdum bilgisayarda yazdım hem de 1998’de. Yani doğru dürüst iş görür bir program da yoktu elimde. Daha çocuğum. Kitabın kapağına varıncaya kadar tasarlamıştım. Hatta komik tarafı önce kapağı tasarladım, ardından bir konu uydurdum. Ama asıl yazdıran şey kavgalı olmak diyorum ya. Kavgasız adam yazamaz. Fikir çilesi lazım… Çilen yok, fikrin yok; ne yazıyorsun? O yüzden çile biriktikçe daha iyi yazar olursun. 

 

SORU-Kitap yayınlama hikâyenizi anlatır mısınız? Nasıl yayınladınız?

 

EMRE TİMUR- Çoğu bitmiş olan bir kitabım kenarda öylece yatıyordu. Sonra yakın çevremde yayımlanmış çok saçma kitaplar gördüm. Bu beni motive etti doğrusu. Neden olmasın? dedim. Hemen tamamladım ve ilk gönderdiğim yayınevi kabul etti. Şu an fark ediyorum ki çok yanlış bir yayıneviyle başlamışım. Ama bu benim motivasyonumu kırmadı. Ve ilk romanım “Palyaçonun Listesi” çok beğenildi. O cesaretle ikincisini yazdım. Ama önce elbette, iki yıl boyunca kurdum kafamda. Sonra yazması da üç ay filan aldı. Yazma dediğimiz işin çoğu kafadadır. Kaleme dökme, tüm işin yüzde onu bile değildir.

 

SORU-Şizofren nedir? Konusunu kısaca anlatır mısınız? Neden “Şizofren” i okusun okuyucu?

 

EMRE TİMUR- Akıl hastalıkları fena halde arttı günümüzde malum. Peki niçin? Toplum toptan bir delirmeye mi gidiyor yoksa dönen başka şeyler mi var? Kendinizi ilaç şirketlerinin yerine koyun. Dünyanın en güçlü iki sektöründen birindesiniz. Diğeri savunma sanayidir. İlaç şirketleri ölmeyen hastaları sever. En iyisi de ömür boyu ilaca bağımlı hastalardır. Bunu yapmanın yolu, hastalığın tanımını değiştirmektir. Bugünkü şizofreni ve depresyon tanımları o kadar geniş ki. Elli sene önceki sapasağlam adamları, şimdiki tanı kriterlerine göre hemen hasta diye yaftalıyoruz. Ve ilaçla tedavinin yavaşça arttığı yıllar Türkiye’de seksenli yıllardı. Ve o yıllarda akıl hastaneleri hapishane olarak kullanılıyordu. İşte o dönemki tımarhaneler hakkında çok şey yazılmış çizilmiş değildi. Romanım tam da 12 Eylül Darbesi döneminde İstanbul’da akıl hastanesinde geçiyor. Hatta medyatik isimlerden Adnan Oktar da tam o dönemde şizofren tanısıyla akıl hastanesindeydi. O dönemin koşullarında hayatta kalmaya, aklını korumaya ve hatta sadece insan olmaya çalışan bir şizofreni hastasını anlatıyor. Ve bir “hastanın”, şizofreniyi nasıl yendiği ile ilgili bir öyküyü… Bu hastalığı yenme süreci psikolojik, var oluşçu ve içsel bir seyahat…

 

SORU-Bir mimarın psikolojik roman yazması ilginç? Açıklar mısınız?

 

EMRE TİMUR- Mimarlık, genel olarak tasarım yapmayı öğretir. Ne tasarlayacağınız size kalmıştır. Ve mühendislik gibi bir alan değil mimarlık; çok alanla dirsek teması sağlıyorsunuz. Ama elbette tutup bir psikiyatri eleştirisi roman yazacak eğitim de veriliyor değil yani. Bu açıdan garip olduğunu kabul ediyorum. Hatta romancı mimar pek yoktur. Hele ki bu konularda araştırıp yazan… Bilimkurgu yazan mimar tanıyorum mesela. Ama bir psikofarmakoloji hakkında dizini kırıp araştırma yapmak zor iş. Çok uğraş istiyor. Sonuçta bu kitabı psikologlar, psikiyatrlar da okuyacak. Ve okuyor da. İnanın çok olumlu dönüşler alıyoruz. Kendi alanın dışında, bir roman yazabilecek kadar araştırma yapmak çok zor iş… Çileliydi ama bir o kadar da keyifli bir süreçti.

 

SORU-Yazmak size ne gibi manevi duygular sağlıyor?

 

EMRE TİMUR- Hamile olan yazar, gebe olan. Ve yazmak doğum gibidir, rahatlatır. Yani insan öncelikle rahatlamak için yazıyor. Tabi anlaşılmak, etkilemek, aynı frekanstaki insanlarla buluşmak filan gibi hedefler de olabilir ama demek istediğim, yazan kişi, başka türlüsünü yapamadığı için yazıyordur. Yani yazmadan edemiyordur.

 

SORU-.Çok kitap okuyor musunuz? Bu kitabı yazmak uzun zaman aldı mı?

 

EMRE TİMUR- Çok değil nitelikli okumalar yapmaya çalışıyorum. Çok okuduğum dönemler de oldu ama onun zararını gördüm ben. Okumak, düşünmek ve üretmek eylemlerini dengelemek lazım. Üçe böleceksin vaktini. Düşünmek ve üretmeye vakit ayırmadan yalnızca okuyorsanız boşuna yoruluyorsunuz demektir. “Düşünmeden bilmek faydasızdır” demiş Konfüçyüs. Aynen öyle. Hep okuyan sayımızın azlığından konuşuruz da düşünen ve üreten sayımızdan hiç konuşmayız. Onlar daha beter durumda. Yerlerde sürünüyor hatta.

 

SORU-Hangi kaynaklardan besleniyorsunuz yazarken?

 

EMRE TİMUR- Roman yazıyorum ama roman okumuyorum. Psikoloji ve felsefe ağırlıklı okurum. Ama kaynak çeşitliliği olarak hiç daraltmam kendimi. Klasikler besleyicidir çok. Aslında okumak eylemi kitapla da sınırlı kalmamalı. Söz gelimi bir yaprağı okumalı, geceyi okumalı, kendini okumalı insan. Yani hayat okunabilen bir şeydir. Tabi bilene… Yine mesela sinema... Çok besleyicidir yazar için. Onu da okumak zor iş… Eğitmek lazım tini. Yoksa filmi eğlenmek için izler çıkarsın. Hiçbir şey de katmaz.

 

SORU- Sırada hangi kitaplar var?

 

EMRE TİMUR-Efendim sırada “İstasyoncu” diye bir roman var. Çok metaforik bir anlatım olacak. Bakalım nasıl bir şey çıkacak ortaya. Ama asıl hayalim ve yıllardır üzerinde çalıştığım “Yaşama Sanatı” ve “Sürüden Kaçış” kitapları ki, biraz pişmeyi bekliyorum. İyice pişmeden tamamlamayacağım bunları. Deneme tarzı olacak bunlar, roman değil. O yüzden iyice idman yapıyorum romanda. Allah ömür verirse yirmi yıllık bir hedef koydum o iki kitap için. Bakalım zaman neler getirecek. Onlar tüm hayat felsefemi özetleyen ve ben öldükten sonra kalmasını istediğim eserler olacak. Onları tamamlayınca ölebilirim, sıkıntı yok.

 

SORU-Yazmak isteyenlere ne önereceksiniz?

 

EMRE TİMUR- Yazmak isteyen önce okumayı öğrenmeli. Dedim ya yalnızca kitapları değil, hayatı, evreni ve kendini. Kendi duygularına yabancı kişi yazamaz. Kendisiyle barışık kişinin yazdığı da bir şeye benzemez. Kavga şart. Hayatla, toplumla, sistemle ve kendiyle… Kişi kendisiyle çatışmalı, boğuşmalı. Tabir yerindeyse yaka paça olmalıdır. Ancak o zaman iyi eser çıkar. Yoksa masal kitabı çıkar. Sonsuza kadar mutlu yaşanmayan şeyler gerek bize. Birileri acıyı konuşmalı, sancıyı konuşmalı. Fikir çilesi olmayan, kendisine bir fikir ve çile bulsun. Bulunca da okusun yani gözlemlesin. Gebe kaldıktan sonra zaten gerisini doğa hallediyor. Düşük olmazsa doğum kaçınılmazdır.