Heyet-i Nasiha

İnsanoğlu’nu insan yapan duygu, genetik kodlarında bulunan “varoluş duygusudur.” Bu duygu inanç, güven, umut, özgüven... şeklinde de ifade edilebilir. Bu duyguları içselleştiren insanlar kendileriyle barışık insanlardır.

                Varoluşunu kavrayan, onun farkına varan insanların; trajedilerine, acılarına, yoksulluğuna rağmen, yaşamlarında bir değişme olmaz! Bu tür insanlar her toplumda vardır; sade yaşarlar ve insanlar bunlara güven duyar. Halk arasında bu tür insanlar için; “samimi temiz insanlar, içi neyse dışı da o, nur yüzlü, yüzü suyu hürmetine” gibi tabirler kullanılır.

                Bazıları ‘tecrübe’ der bazıları ‘kemal’ der bazıları ‘yaşamış güngörmüş’ der bunlara. Dürüst, ailesine, topluma ve kitlelere güven veren bu insanlar bu meziyetlerinden dolayı her kapıyı açmakta sıkıntı çekmezler. Genelde iş güç sahibi, işinde gücünde insanlarda görülen hasletlerdir bunlar ve millete pek çok faydaları dokunur. İyi ki böyle insanlar vardı ve tarih boyunca insanlığın sigortasıdır olmuşlardır.

                Bu tür duygularla barışık olmayan insanlar halk dilinde; “nursuz, Nemrut suratlı, hesapçı, kinci, sinsi şeytan, ikiyüzlü” olarak nitelendirilir ve bunlardan hep musibet beklenir. Tarih boyunca insanlığın başına bela olmuştur bu tür insanlar. Bu tür insanlarla hayatın her alanında karşılaşmak mümkündür. Bulundukları ortamda huzursuzluk, düzensizlik, sevgisizlik hakimdir.

                Bizim tarihimiz iyi insanların örnekleriyle doludur. Bunlar devlet adamı, siyasetçi, ilim adamı, alim, sanatçı, köyün ileri geleni… şeklinde karşımıza çıkar. Yunus gibi, Mevlana gibi… hikâyeleri, kitaplara, romanlara konu olmuştur bu tür insanların.

                Tarihimizde, bugün “akil adam” diye nitelendirdiğimiz, sözüne hürmet edilen insanlar var-dır. (Son dönemdeki akil insanlarla karıştırmayalım. Bunların bir kısmı Abdurrahman Çelebi..!) Akil adam; gerek tecrübesi, gerek bilgisi, gerek de yaşı itibariyle belirli bir alanda sözü dinlenen, otorite durumunda olan, yaklaşım ve çözüm önerilerine değer verilen, sayılıp, sevilen, uzman ya da duayen kavramından farklı olarak içinde “kamil insan” kavramını da barındıran kişidir. Her yörede, köylerde, mahallelerde insanlara yol gösteren bu ulu adamlar insanların sorunlarını çözerdi.

                Akil adam kullanımı aslında kültürümüzde vardır. Özellikle töre kültüründe şeyh, şıh, ağa, hoca, dede, gibi insanlar; bulunduğu bölgede saygı duyulan, sözüne itibar edilen insanlardı. Bir anlaşmazlık, bir kargaşalık çıktığında çözüm üretirler ve tarafları barıştırırlardı. Bazılarına ceza bile keserlerdi. Kan davalarını sona erdirmek için; vali, kaymakam, komutan yanlarına akil adam tabir edilen kişileri de alarak tarafların problemlerinin çözmeye çalışırlardı. Genellikle başarılı da olurlardı.

                Mesela, Kurtuluş savaşı zamanı, ilmiye ve ulemadan “Heyet-i nasiha” (nasihat heyeti, öğüt heyeti) kurulmuştu. Bir nevi “akil insanlar.” Bölgelerin ileri gelenlerine isyancıların yanında yer almaması, ayaklanmaya katılmaması için hediyeler ve nişanlar da dağıtmıştır bu heyet.

                İkdam Gazetesin; “Meclis-i Vükela’nın Anadolu’ya iki heyet göndermeye karar verdiğini, bu heyetlerin Anadolu’nun muhtelif yerlerini gezerek halka, unsurlar arasında uzlaşma ve vatandaşlık hissi telkin edeceğini, bu heyetlerden birisine Şehzade Abdülhalim Efendi’nin, diğerine de Şehzade Abdürrahim Efendi’nin başkanlık yapacaklarını” yazmıştı. Heyet-i Nasiha, Anadolu’yu adım adım dolaşarak halkın, haklı ve yasal isteklerini dinleyerek herkesi irşad ve tenvir ederek, muhtelif unsurlar arasındaki eski sevgi ve muhabbeti ihyaya çalışacaktır.” (internetten)

                Mehmet Akif Ersoy, Mehmet Emin (Yurdakul)’un yanı sıra, Süleyman Nazif, Mithat Cemal(Kuntay), Emin Bülent (Serdaroğlu), Halide Edip (Adıvar) Kurtuluş Savaşı döneminde bir nevi akil insan görevi yapmışlardır.

                Bir örnek de kendi köyümden: Köyümüzde Hacı Mehmet Rüştü AŞIKKUTLU (1901-1980) diye bir âlim -mübarek zat- vardı. Görüntü olarak Nasrettin hoca benzeri bir büyüğümüzdü. Vaizlerinde kimseyi incitmeden cemaate kendisini dinleten bir büyüğümüzdü. Köyümüz 7 mahalleli büyük bir köy olmasına rağmen bu mübarek insan sayesinde köyümüzde hiçbir olay olmamıştır. Arazi sorunu, içki, kumar vs hiçbir sorun yaşamamıştır köyümüz. Bir sıkıntı olduğunda hocanın hakemliğine başvurulur, hoca küçük bir sohbet konuşmasıyla sorunu çözerdi. Köyümüz bu hocamızı mumla aramaktadır. Allah rahmet eylesin.

                Bu tür insanlar artık bu topraklarda yetişmiyor! Üniversitelerin yapısı, okullarımız, aile yapısı, global dünya… bu tür insanların yetişmesine fırsat vermiyor artık. Özellikle topçu-popçu zehirinin gençlerimize enjekte edilmesinden sonra akil insan yetiştirmez oldu bu topraklar.

                Kitlelerin güvenini kazanan insanlar, sorunları daha kolay çözerler. Son kırk seneye kadar bu tür insanları her yerde bulmak mümkündü. Şimdi sayıları çok azaldı, çünkü şimdi varlık nedenimiz değiştirildi, modern dünyanın bize empoze ettiği “tüketen insan” olma modasını haya-tın gayesi haline getirdik. Suçluluk duygusunu hiç tatmayan, sorumluluk duygusunu yaşamayan insanlar olduk, kendimize bile faydamız olmuyor ne yazık ki. Sorun çözmek şöyle dursun, sorun çıkaran insanlar haline getirildik.

                Bundan on yıl kadar önce (2008 yıllarında) arkadaşlarla sohbet ederken, Türkiye’nin birikmiş sorunlarını ancak 50 yaş üstü kuşak çözebilir demiştim. 50-60 yaş üstü kuşak, 12 Eylül öncesi kuşaktır. 12 Eylül öncesi kuşak nedir biliyor musunuz? Emperyalizme karşı bağımsızlık için kafa yoran ancak yöntemlerinde farklılıklar olan bu kuşağın; Müslüman’ı Müslüman, vatan-severi vatansever, solcusu samimi solcuydu... Çok az istisna hariç, ahlakı tam, vicdanı tam, kül-türü tam olan bir kuşak... Hırsızlık nedir bilmeyen bir kuşak... Eyyamcısı yok, yağcısı yoktu bu kuşağın... Okuyan, düşünen, anlatan bir kuşaktı bu kuşak... Tecrübesiyle, dünya görüşüyle ve birikimiyle; terör sorunu, Kürt sorunu, birikmiş milli sorunlarımız, ancak bu kuşak sayesinde çözülür... 12 Eylül öncesini yaşamış bu kuşak eğer kangrenleşmiş bu sorunları çözemezse, 12 Eylül sonrası kuşağa (dijital kuşak) bu sorunlar kalırsa; bocalar, ne yapacağını bilemez, eline yüzüne bulaştırırlar. Çünkü 12 Eylül sonrası kuşak genellikle topçu, popçu, elektronik bir kuşak olarak yetiştirildi. Değerler sisteminden bi haber, bireysel yaşamı önceleyen bu kuşak birikmiş sorunlarımızı çözemez. Çünkü sorun çözme kültürü kendilerine öğretilmedi. Tecrübesi yok bu kuşağın… Ne aile, ne okul, ne sokak ne de devlet bu kuşağa sahip çıkmadı; kendi kendilerine “birey” olarak yetiştiler. 12 Eylül öncesi kuşak; vatanı teslim edeceğimiz kuşağı hem eğitmek hem de barışın ve kardeşliğin sağlandığı bir ülkeyi onlara teslim etmek zorundadır. Aksi takdirde her türlü sorunun kol gezdiği ülkemizi, bırakın düzeltmek, istemeden de olsa daha da batağa sürükler bu kuşak. 15 Temmuz olayı, Ceraplus ve Afrin operasyonları, Milli silah sanayinin gelişmesi, arkasından gelecek iç barış hamleleri, Türkiye’nin stratejik önemi ve dünyanın gerçeklerinin vatandaşa (özellikle gençlere) anlatılmalı, iyi bir Milli Eğitim politikası geliştirilmeli… Tecrübeli kuşak, bunları gerçekleştirerek sağlıklı bir Türkiye ve bilinçli bir kuşak oluşturarak inşallah görevini yerine getirecektir. Yoksa Anadolu Medeniyeti dünyadan silinir.

                Bugün art niyetli insanlar, siyasetin ilimden uzak oluşu, maddi çıkarlar yüzünden Anadolu insanı bölük pörçük durumda. Yüzyıldır; Anadolu insanının genlerinin değiştirilme projesi, dış güçlerin Anadolu üzerindeki emelleri, içimizdeki hainler yüzünden insanımız aynı hedefler et-rafında bir türlü toplanamadı. Bu büyük problemin çözümü için akıllı, temiz, dürüst insanlara ihtiyaç vardır. Bu, siyaset üstü bir durumdur. Sanatçılarımız, âlimlerimiz, temiz siyasetçilerimiz bu işe soyunmak zorundadır. “Terör, 15 Temmuz, Zeytindalı operasyonu”... çok bedel öde-dik ama bunun yanında pek çok kesimde bir uyanışa vesile olmaya başladı. Pek çok insanımızda, sanatçımızda, siyasetçimizde, fikir adamlarında, basın mensuplarında bu uyanışı görmekteyim. Ancak; “gündelik siyasetten”, “ama”lardan, “fakat”lardan bir türlü yakamızı kurtaramadığımız için verimli bir uyanış, güçlerin bir araya gelmesi gerçekleşmemektedir. Bu uyanışı aynı hedef etrafında toplamak ve dalga dalga Anadolu’ya yaymak zorundayız. Aksi takdirde kazandığımız hiçbir başarı sürekli olmayacak, ayaklarımızdan aşağı çekenlerden kendimizi kurtaramayacağız.

İsmet YALÇINKAYA

30/01/2018