SAFİYE -10. Bölüm- Ben O’nu Seviyorum

SAFİYE -10. Bölüm-

Ben O’nu Seviyorum

 

Safiye de ağabeyinin yanında kalıyordu. Ağabeyi Sadık’ın da Ünal adında oğlu olmuştu. Aile ilerde daha da kalabalıklaşacaktı. Safiye de evlenerek kendi yuvasını kuracaktı. O zaman genç kızlar daha erken evleniyorlardı. Bu gelenek böyleydi. Ailesine karşı çıkan kızlara sıcak bakmazlar, horlarlardı. Bu katı gelenekleri kızların da yıkması zordu.

Safiye boş durmuyor, biçki dikiş kurslarına giderek gergefine gerdiği basma beyaz çarşaf gibi bezlere rengarenk güller, çiçekler işliyordu. Evlenince yataklarına, pencere perdelerine, elbise askılarına bunları serecekti. Masalara dolaplara gergefi ile işlediği güller, karanfiller bembeyaz örtüler üzerinde evlerinin odalarında Hüseyin ve Safiye’ye gülümseyeceklerdi. Belki kokusu olmayacaktı ama rengarenk işlenen güller ile Hüseyin ve Safiye’nin evleri kokusuz çiçek bahçesine dönecekti. Yalnız canlı olmamalarından dolayı sadece kokmayacaklar ama o kokuyu aşkla her zaman hissedeceklerdi. Bu bezlere işlenen gülleri çiçekleri görenler Safiye’ye “Aferin kıza ne güzel de el işleri yapmış, öksüz yetim demeden çalışmış çabalamış da Hüseyin’ine neler yapmış” diyeceklerdi. O bu sözlerle gururlanacak, sevinecek, bu sevgi ile daha gayretle daha güzel oyalar yapacak küçük dünyalarında büyük mutluluklar yaşayacaklardı. Öyle hayal ediyor öyle umuyordu Safiye saf ve temiz duyguları ile…

Safiye’nin ağabeyi Sadık, Safiye’nin bu gayretlerini gördükçe böyle marifetli bir kızın ağabeyi olduğu için kendisi ile gurur duyuyordu. Ablaları Hemide ve İrebe de tabii ki Safiye ile gurur duyuyorlardı. Hangi aile en küçük kardeşlerinin çabaları ile gurur duymazdı ki? Bu üstelik küçük yaşta öksüz ve yetim kalan bir kız ise.

O kadar güzel şeyler işlemişti ki gergefine, seneler sonra bile Hüseyin’in evine gelenler Safiye’nin işlediklerini gördükçe hayranlıklarının gizleyemiyorlardı. Bu kadar güzel el işleri yaptığından. Hatta Hüseyin’in çocukları bile seneler sonra bu güzel el işlemelerine hayran kalarak çocuklarına anlatacaklardı.

Gören görecek, bilen bilecekti Safiye’nin güzel gayretlerini ve marifetlerini.  Anlamayana anlamak istemeyene kim ne yapacaktı?

Safiye dik başlı görünen ama hakkını arayan, kendini ezdirmeyen, kendine güvenen insandı. Alçakgönüllü olmak ile kendini ezdirmeyen insan olmak arasındaki ayrımı çok iyi bilen insandı. Şu söz adeta O’nun için söylenmişti. Kimseye kötü gözle bakmazdı ama kendini küçümseyene ve kullanmak isteyene de gereken tepkiyi göstermekten geri kalmazdı. Öyle de olmalı değil miydi?

“Allah’ım bana değiştirebileceğim şeyler için bana güç, değiştiremeyeceğim şeyler için bana sabır, ikisi arasında farkı bilebilmem için de bana dayanma gücü ver.”

Bu sözü dua kabul ederek senelerce dilinden düşürmemiş, hayatına uygulamıştı. Gerekirse ağabeyine, kaynanasına, eltilerine dik başlı davranmış ama doğru bildiklerinden asla geri kalmazdı ve kalmayacaktı da. Duygulu kızdı Safiye. Gururluydu.  Kendisine ve sevdiklerine kötü laf edilmesine asla tahammül edemez. Bunu sineye de çekemezdi. Bu kardeşi ablası da olsa değişmezdi. O’na göre insan gururlu olmalıydı. Gurur olmayan her şeyi sineye çeken insan yaprakları olmayan ağaçtan, odundan ne farkı kalırdı? Hayvanlarda bile bir gurur olur, kendisine saldıran haksız yere uğraşan insanlardan kendilerini korumaya çalışırlardı.

Hüseyin’de aynı mizaca sahipti. Doğru bildiğinden ayrılmayan, insanların yardımına koşan ve okuma yazmayı iyi bildiğinden devlet dairelerinde işi olanların yardımına koşan, resmi yazıları okuyan, O’nun bunun dilekçesini yazan insandı. Hatta O’nu tanıyanlar ”senden çok iyi katip ya da öğretmen olur ya Hüseyin” diyorlardı. O bunları şaka gibi algılıyordu. Ama “kader ne der, peder ne der” misali bakalım kader ne diyecekti. Bir okuduğu hikaye aynen şöyleydi Hüseyin’in.

Fatih Sultan Mehmet’e bir gün babası kızınca “Senden adam olmaz” deyince orada bulunan Fatih’in Hocası da aynen böyle demişti “Peder ne der kader ne der” Hüseyin de kaderin dediğine razı olacak ilerde hep yazarak yapılan bir mesleği olacaktı. Ama ne zaman olacak O’nu da kader gösterecekti.

İrebiç Hanım, filizlenen bu aşkı ilgi ile fark ederek izliyor ve sesini çıkarmıyordu. Bir gün oğluna:

“Sen Safiye’ye sevdalısın oğlum. Bu sevda seni bitirmeden evlendirelim sizi. Zaten sen yetim, Safiye hem öksüz hem yetim, oğlan bizim kız bizim. Dayımın kızının gelinim olacağı kaderde varsa ne mutlu bana.” dedi.

Hüseyin, anasının bu sözü yüreğine suların serpildiğini alev alev yanan yüreğinin biraz serinlediğini hissetti. Aşıktı ama daha on sekizinde ev geçindirecek kadar sorumluluk olmayacak genç yaştaydı. Seviyordu ama aşkına layık olamayacağı konusunda da çekinceleri vardı. Ama kendi yaşında olan pek çok arkadaşı evlenmemiş miydi? Çekinecek ne vardı ki? Rızkı veren Allah evlenecek olana yardım eden Allah, ev yapana yardım edecek Allah demiyorlar mıydı?

“Olacak ile öleceğe çare yok” diyerek kısa zamanda yüzüklerini taktılar. Çünkü tam zamanıydı. Gerçi Hüseyin’in askerliği olsa da Safiye yabancı değildi o evde. Dayısını babası kadar seven İrebiç Hanım Safiye’yi de kızı kadar koruyacak kollayacaktı. Hem sayılı günler çabuk geçer. 24 ay askerlik ne ki?

DEVAM EDECEK