ZAMAN ve ZEKÂ

Varlık, en büyük mağlubiyetini zamana karşı alır. Tükettiği süreler itibariyle farklılıklar olsa da henüz zamana yenilmemiş bir canlı keşfedilmemiştir. Aslında insan en amansız savaşını da zamana karşı verir. Mutlak mağlubiyetle bitecek olan, anlamlandırılmaya çalışılan ama anlam verilemeyen bir savaştır bu. Hırsın parmaklıklarına hapsolmuş ruhlar için şiddetli bir akıntıya karşı kahredici bir yüzme eylemi. Derviş ve rind yürekler için ahengine ve raksına kapılarak yapılan eğlenceli bir yolculuk. Gerçeğini bildiğin bir yalanı tebessümle ve hayretle dinlemek gibi… Aslında zaman bütün yalanların ana membaı, bütün hakikatleri yalanlaştıran simyacı.

İnsanoğlunun içinde yaşayıp da keşfedemediği, keşfetmek için “zamanını” tükettiği bir muamma zaman. Zaten soyut kavramları anlamlandırmada yeteneksiz olan insan, diğer bütün kavramlarda olduğu gibi zamanı da somutlaştırma derdine düşer. Buna yıl der, ay der, hafta der, saat der, saniye der. Takvim yapraklarıyla; akreple ve yelkovanla somutlaştırır –putlaştırır- zamanı. Oysa ne içinde ne de büsbütün dışında; yekpare bir anın parçalanmaz akışında olduğumuz zamanın anlamlandırılması o kadar da kolay değildir. Yoğun bir düşünme eylemi, güçlü bir akıl zenginliği gerektirir. Zaman ve zekâ arasında doğrudan bir ilişki var zaten. Zekâ ve algı geliştikçe zaman “an” olmaktan kurtulup gitgide genişleyen bir bütünlük halini alır. Ham zekâlar küçük zamanlara göre düşünür. Mesela bir çocuğa dondurma külahını uzatıp, şimdi bu dondurmayı mı istersin, bir saat sonra bunun on katı fazlasını mı ve hatta dondurma fabrikasını mı, diye sorarsanız alacağınız cevap bellidir. Çocuk zekâsı o anın içinde kalmıştır ve o an ne varsa değerli olan odur. Gelişmiş ülkeler “yarın” için politikalar, hazırlıklar yaparken gelişmemiş ülkeler bugünü kurtarma derdindedir. Mesela İngiltere önümüzdeki 50 yılın enerji planlarını hazırlamış ve alt yapı çalışmalarını tamamlamıştır ama Türkiye önümüzdeki altı ayın sonunda neyle karşı karşıya kalacağını bilmez, düşünmez. Şehrine 10 yıl sonra daha güzel hizmetler, iş imkânları, insanca yaşama şartları mı gelsin yoksa oğlunu şimdi işe mi alalım, sorusunun Türkiye’deki karşılığı çok nettir. Hep birlikte ileriki yıllarda büyük bir seviyeye mi gelelim yoksa seni şimdi küçük bir makama mı getirelim sorusunun cevabı da nettir. Hatta gelecekteki felaketleri anlattığınız insanlar şu anki küçük mutlulukların sarhoşluğu ile size cephe alacaklardır. Hakikat rahatsız eder, hele de felaketlerden haber veriyorsa.

İki saat sonra batacak gemideki farelerin umurunda değildir batmak. Onlar şu zaman diliminde geminin tahtalarından kopardıkları kıymıkların büyüklüğü ile mest olmuş durumdadır ve hatta aralarında en büyük kıymığı koparma yarışı vardır. *

Zamanı yönetemeyen insanlar ya geçmişe ya geleceğe kaçarlar. Geçmişe kaçanlar kendi zekâlarını o kadar hafife alırlar ki güzel günler inşa etmeye kendilerinde takat göremezler. Nostaljik bir hayal dünyasında teselli arayarak, eskilerin başarılarını kutsayarak kendilerine onur devşirmeye çalışırlar. Yaşamsal olarak da yine yalnızca bugünü kurtarma derdinden başka dert edinmezler. O insanların hayatlarında keşkeler çok fazladır. Her “keşke”den sonra kadim geçmişi yeterince taklit edemedikleri için belalara duçar oldukları fikrine kapılırlar. Geleceğe kaçan bir grup daha vardır ki onlar da bugünü rehavet içinde geçirerek “güzelgünler göreceğiz çocuklar” cümleleriyle teselli bulurlar. Oysaki gelecek tahayyülü bugünden başlayacak sistemli bir plan ve inatçı bir sebat ile can bulabilir ancak. *

Zaman kavramını kurgulayamayan insanlar kısa menfaatlerine uzun vadeli kazanımlarını kurban ederler. Buna geçici ve cazip dostlara kalıcı ve sağlıklı dostlukların kurban edilmesi de dâhildir. * Tüketim toplumunda günü kurtarma adına geleceği ipotek altına alma sorunu da kendini gösterir. İleriki on yılını bugünkü arzu ve isteklerine teslim eden, bankalardan aldıkları uzun vadeli kredilerle boyunduruk altına giren günümüz insanı da zaman yönetimindeki basiretsizliğin mahkûmudur. Çünkü insan üçe ayrılır: dünkü ben, bugünkü ben, yarınki ben. İnsan dünkü ben’inbedduacısıdır. Çünkü dün yapılmayan bütün işlerin yükü bugünkü ben’in üzerindedir. Bugünkü ben de yarınki ben’in üzerine sorumluklar atma derdindedir. Atalet ve rehavet hep yarınlara sorumluluk atar. Ve gün gelir bugünkü ben de yarınki kendinden beddualar alır.

*

Bir yıl sonrasını düşünüyorsan pirinç ek, on yıl sonrasını düşünüyorsan meyve fidanı dik, yüz yıl sonrasını düşünüyorsan insan eğit.(Çin Atasözü) Bu ilke gelişmiş toplumlarda titizlikle uygulanırken az gelişmiş toplumlarda eğitime ayrılan bütçe adeta israf olarak görülür. Kısa vadeli fayda prensibi çürümenin ve yok olmanın temel yasasıdır. Hiç şaşmaz.

* İslam toplumlarında görülen en büyük zaaflar şöyle sıralanır: lider bekleme hastalığı, ifrat – tefrit ikilemi, tek doğruculuk, plansızlık, atalet ve tez canlılık. Tez canlılık zamanı kurgulayamamakla ilgilidir. Bir işe başlayan toplumlarımız sonucun hemen oluvermesini isterler. Eğer olmuyorsa bıkıverirler ve vazgeçerler. Oysa birçok olgunluk süreç ister. Sürece tahammülü olmayanlar koruk meyveleri yemek zorunda kalırlar. Olgun ve lezzetli meyveleri tadabilenler zamana saygı duyan insanlardır.

Zekâ azaldıkça hata artıyor. Zekâ azaldıkça zaman daralıyor. Zekâ azaldıkça insan zamanın acımasız dişlileri arasında kıyıma uğruyor. Zaman hepimizi mutlaka yenecek ama biz ondan ne koparabileceğiz, bütün mesele bu.