YENİ ve ÖZ

Güzel bir İlkbahar günüydü. Hava sıcaktı, güneş başını çıkarmış şehrin üzerine gülümsüyordu. Hava güzel olduğu her hafta sonu  yaptığım gibi, önce gazetelerimi  alacak, sonra  Irmak  kenarındaki çay bahçesinde tenha  bir köşeye çekilecek, gazeteleri  inceleyecek, gereksiz hafta sonu eklerini  ayıklayarak  orada bırakacak, evde okuyacağım sayfaları ise katlayarak  yanımdaki poşete koyacak, sonrasında da  çayımı  içecek ve yanında  getirmişsem büsküvileri  yiyecek, bol bol da gözlem yapacaktım.

      Evden çıktım. Gazete bayiinin önüne gelmiştim.

      Her zaman okuduğum 3 gazeteyi aldıktan sonra o güne kadar yapmadığım bir şeyi yaparak, bayide gazetelerin asılı olduğu askılarda gazete adlarını okumaya başladım. Birden dikkat ettim ki gazete adlarının çoğu “yeni” ile başlıyor. Yeni Mesaj, Yeni Asya, Yeni Çağrı, Yeni Asır v.b.

Daha sonra yerel gazetelerin olduğu bölüme bakınca Yeni Tokat, Yeni Erbaa, Yeni Zile gibi gazete isimlerini gördüm.

“Yeni” kelimesine vurgu yapan bu isimleri düşünerek Demirköprü yanında bulunan çaya bahçesine giderken, bugüne kadar gazete adlarına neden dikkat etmediğimi düşünüyordum.

Yeniliği dilimizden, gazete manşetlerinden düşürmeyen ama sıra uygulamaya gelince bunda yaya kalan bir toplum olarak “yenilik” ve “yeni” isimleri kulağa hoş geliyordu.

Gazetelerin hafta sonlarına göz atarken burada da “yeni” ve yenilik” kavramlarına vurgu ön plana çıkıyordu.

Bilim adamları yenilikleri anlatıyor, sporcular yenilikler peşinde olduklarını anlatıyorlardı. “Yeni” “yepyeni” imajları ile sanatçılarımız ülke ve dünya meselelerine fikirleri ile destek oluyorlardı. Sporcu, sanatçı ve bilim adamlarımızın bu sözde yenilik meraklarını gözlerim yaşararak okudum. Memleketimin nerede ise tamamı vatanını milletini seven insanlardan oluşuyordu. Duygulanmamak elde miydi? Gören de ülkemizin dünyanın en çok yenilikler olan ülkesi sanacaktı.

Çayımı söylemiştim ve gelmesini beklerken gazetelere göz atmaya da devam ediyordum. Hemen yanımda Yeşilırmak’ın Tozanlı kolu nazlı gelin gibi yavaş yavaş şırıldayarak akıyor ve sanki bana “her şey yeni olsa de ben yüzyıllardır aynı ırmağım” der gibi fısıldıyordu. Değişmeyen sadece şehrin ruhu ve bu ırmak kalmıştı. Ama bu ırmağın hemen kenarında geçmişte yer alan salkım söğütlerde yoktu. Irmak kenarı betonlaşıyordu. Irmak her ne kadar kulağıma “ben değişmem” dese de yeni Yeşilırmak kenarı oluşuyordu. Kimi beğeniyordu kimi beğenmiyordu. Kenarları betonlaşsa da ırmak akmaya eskiden olduğu gibi devam edecek ve önü arada kesilse de onun akmasına kimseler engel olmayacaktı. Şair ne demişti .”Yırtarım dağları enginlere sığmam taşarım” Irmakta arada taşar Kazova’yı seller sular içinde bırakırdı.

Ben bu duygularla çayımı yudumlarken, biraz ilerden geçen karayoluna gözlerim kaydı. Şehirlerarası otobüsler geçiyordu birbiri ara sıra biraz onları seyrettim. “Öz Sivas, öz Diyarbakır, öz Vezirköprü, arabaları geçti. Baktım üzerinde “hakiki” yazan otobüslerde var. Yani yenilik isimlerimize o kadar yansımıştı ki her isimde yenilik istiyorduk. Keşke isimlerdeki yenilikler hayatımızda da olsa insanlar güzel ve faydalı şeyleri anlatanları dikkate alarak onların anlattıklarını uygulasaydı keşke insanlar.

Çayımı yudumlarken yanıma birinin yaklaştığını ve selam verdiğini gördüm. Arkama bakınca Üniversitede sosyoloji dersleri veren profesör arkadaşım Ahmet’i gördüm. Selam verip karşımdaki sandalyeye oturmadan önce dostça kucaklaştık onunla.

Ahmet bey mesleğine aşık, insanlara tepeden bakmayan orta boylu, gülümsediği zaman gerçek sevgisi ortaya çıkan esmer ile kumral arası bir tene sahip insandı. Kısa saçları her zaman traşlı yüzü ile disiplinli sevgi dolu hali ile hem hocalar hem öğrencileri hem de halk tarafından sevilen samimi insandı. Çok okur ve analizleri der gerçekten isabetli olurdu.

Konuyu anlatınca her zaman güller açan yüzünde adeta turfanda pembe güller yeniden açarak gülümsedi. O’nun bu halinden tarihe not tutacak bir yorumda bulunacağını anlayınca dikkat kesildim. İki kulağımı sekiz açtım adeta.

“Mehmetciğim, toplumumuz  yenilik isteyen insanlar. Bilirsiniz  ben öğrencilerime ilk sınıfta ,ilk derste  yeniliğin öneminden bahsederim ve   yenilenmek isteyen öz  insan olmak ,isteyen  yeni insan  olmak isteyen olup olmadığını sorarım. Herkes  yenilenmek, öz olmak tek olmak ister ama iki görüşmeden sonra usanarak  “Hocamızda amma  çok konuşuyor, bize amma  da çok mesaj atar, bize çok kitap verir kim okuyacak yav” diyerek dedikodumuzu  yaparlar. Bunlar genelde   dindar  görünen  gençler ama  dindar görünmek ile olmak  veya   öz olmak ile öz görünmek , yeni olmak ile gerçekten yeni olmak arasında  fark var. Yani  söylemek kolay, yazmak kolay ama  olmak zor . “şekpir bile olmak ya da olmamak  işte bütün mesele” demiş.”

     Ahmet beye hayranlıkla   bakıyordum. Çayları yeniledik. Ahmet bey gayretle   güzel bir konferans verir gibi bana  değer verdiği  her halinden belli olan tutumuyla   anlatmaya , ben dinlemeye devam ettim:

     “Gerçekten yenilenen çok okur, okumazsa da  okuyan insanları dinler, onları sık sık ziyaret eder, sıkılmaz ve dedikodusunu da yapmaz. Düşüncelerini insanlara arkasından söylemez ve yüzüne söyler. Bu aynı zamanda özgüven ve özsaygı ,ile alakalı. Lisede özgüveni düşük insan  Üniversiteye gelince de özgüveni geliştiremeyince  öz olmak , yeni olmakta  gayret de etmeyince   geride kalıyor. Kimi  öğrenci “ bu küçük ilde gelişme ortamı yok”  dese de  bu da yanılsamadan ibaret, özsavunma . Sen ve ben  senelerce bu şehirde yetiştik geliştik. Sen ve ben nasıl gelişiyorsak isteyen de  gelişir. Azimli ve kararlı  olan  okuyan ve  uygulayan insan gelişir.”

    Çayından bir yudum daha aldı  Ahmet beyim. Yüzünde bu sefer yaz gülleri açarak gülümsedi. Hatta kahkaha attı. Ben şaşırdım. O konuşmaya  devam etti:

   “Sanırım gazetesine  yeni  ismi koyanlar, iş yerine yeni adını koyanlarda yenilendiklerini kamuoyuna duyurmaya çalışıyorlar. Ne  kadar yenilendiklerini isimleri değil gazetelerde  yer alan yazı ve haberlerin kalitesi ve iş yerlerinin verdiği hizmetlerin   kalitesi belirler ve   bunu  halk, gençler mutlaka görür. Laf olsun diye  ismine yeni adını koyanlar  ya zaten zamanla  ilgi görmez ya da  dar bir kesimin ilgi göstereceği  bir marka olarak yoluna devam ederler. Bunu  zaten  onlarda bilir. Kaliteli olanı , iyi olanı da zamanla halk anlıyor . Anlamayana  da anlayacağı dilde konuşmak önemli ve   bunu yapan da halk tarafından benimsenir. Halkımıza   hizmet eden firma  kurmadan önce isimlere önem verdiğimiz kadar  bir de araştırma  yaparak  halkın neyi istediğini  sorsalar o zaman  halkın istediği  şeyleri  üreterek veya  pazarlayarak  kazançlı çıkarlar. “Halk reklam vermiyor”   diye halkı suçlamak ve tembelliğin ve işbilmemezliğin  bir  başka bakış açısı. Hep başkasını  suçlamak hep suçlamak   basitliğin yeniliğe ve yeni fikirlere  kapalı olmanın  bir  tercümesi işte.”

     Ahmet beyin sohbetini dinlemeye doyum olmuyordu. Çaylarımızı içtikten sonra susadık ve  birer su söyledik. Ahmet bey devam etti:

     “Mezun olan öğrencilerimi  izliyorum  okul hayatı boyunca gerçekten de  kendini yenileyenler hayatta  çoğunlukla başarılı oluyor. Bahane üretenlerde   çoğunlukla başarısız”

    Sonra eli ile ırmağı göstererek  kafasını bu ırmağın betonlarına baka baka betonlaştıranlarda  hep şikayet ederek, hep  başkasında  haya arayarak bizlerin bilgisine bakmak yerine  aile , siyasi ve  özel hayatına odaklanarak geçirenlerde  hayatta sıradan   öz ve yeni olmayan  insanlar olarak devam ediyorlar genelde. “

    Çok güzel özetlemişti. Ahmet  bey  mesleğine böyle aşıktı zaten. O’nu dinlemeye   doyamıyordum işte bu yüzden. Ama  suyundan bir yudum alarak  susayan ve kuruyan dudaklarına götürmüştü ki telefonu çaldı. Telefonu kapattıktan sonra bana dönerek:

     “Kusura bakma Mehmet, misafirlerim gelmiş  ben kalkıyorum” diye elimi sıkarak kalktı.

       Ben de Taşköprü ile Demirköprü arasında  bir  tur atarak  eve geldim. Kahvaltımı yaparken  Ahmet beyin güzel analizini  düşünüyordum ki hanım:

     “Bey yüzünde yaz gülleri ile   bahar gülleri güreş tutuyor” dedi. Gülümsedim. Demek güller  insanlardan insanlara   böyle  enerji veriyordu anlayana  görene…