ORUÇLU GÜNLER…

Oruçlu günlerimiz başladı. İlk gün yaşadığımız bir sürprizle soframız şenleniyor. “İkindi sonrasında gelecekler, bırakmayalım iftarda birlikte olalım” diyen hatun mutfakta tatlı bir telaş içinde. Çorba, sebze, tatlı ve fırın desteğinde balkon sofrası hazırlığında Ankara İncek’te oturan yeğenlerin ziyaret saatini uzatıp kalabalık bir iftar vaktiyle süsleniyor. Anasınıfına giden Ramazan’ın sofra duası ile neşelendiğimiz dakikaları eğitim - öğretim sohbeti ile günün en güzel dakikaları oluyor.

Halbuki son haftanın neredeyse tamamını tanıdık doktor arkadaşlarla tahlil sonuçları yorumuyla geçiriyorum. “Hocam şekerin yükselmiş. Seni takip eden doktorunla görüşüp ilaç takviyesi ya da kullandıklarının dozunu artırması için görüşüver.” Bir diğeri, “Evden çıkma hocam. Enerji harcama, terleme, kendini asla yorma, dinlen.” Yine bir dost, “beş on gün sonra sahur yemeğini 03.30’da tamamla. Sabah tam 10.30’da gel, bakalım nasıl olacaksın? Allah yardımcın olsun.” Bu cümlelerin daha uzunu ve tıbbi terimlerin daha ötesini her hali ve şekliyle konuşuyoruz. Doğrusu rahat da değilim. Şekerin yükselişi beni rahatsız ediyor. Ama oruçlu günlerin feyz ve bereketinden faydalanmak, “On bir ayın sultanı” diye adlandırdığımız güzel günlerin rahmet, mağfiret ve kurtuluşundan nasibimi almak istiyorum. Bereketi bol olan, ibadet saatlerimi uzun tuttuğum mübarek aydır.

            İlk gün çok dikkatliyim. Sabah namazı sonrası uykuya geçtiğim için öyle vaktinde kalkıyorum. Dua ve Kur’an vaktimi uzatıyorum. Aralıklarla TV kanallarında gezintiye çıkıyor, dinlendiren, bilgi veren ve güldüren programlara takılıyorum. Bana iyi geliyor. Bir ara balkondan Gökkuşağı parkında oynayan çocuklara dalıyorum. Büyüklerinin banklarda koyu sohbetinin bedene yansıyan hareketleri beşinci kattan çok net görülüyor. Parkın maskotu Temel Reis ve Keloğlan’ın gülümsediğini hissediyorum. Hatta aralıklarla birbirlerine göz dahi kırptıklarını düşünüyorum. Kendileri oynayabilen çocukların anne anneleri, baba anneleri oracıkta tanışıyor ve muhabbete başlıyorlar. Mahalleden iseler zaten tanışıyorlar. Onların işleri kolay son görüşmeden sonraki aile içi, mahalle, apartman ve ülke’de yaşananlarla ilgili koyu bir sohbet başlıyor. Hayatlarından memnunlar. Bu gün ramazanın ilk günü olduğu için park sakin. Birkaç metre ötesi Konya yolu. Her zaman ki gibi araçların sürekliliği devam ediyor. Sağım ve solum durak olduğu için uzun süre duraklardaki hareketliliği izliyorum. İnen ve binenler. Sürat yapan araçlar. Üst geçişin merdivenlerini dahi çıkmakta zorlananlar.

            Günün en güzel saatlerine rüzgar merhaba diyor. Aralıklarla sallanan ağaçların nazlı nazlı hareketini karşıdaki ormandan görebiliyor ve hemen cadde kenarındaki kaldırım ve parktakilerle bütünleştirip, bazen ıhlamur, bazen iğde, bazen çam olup, kırmızı ve beyaz güllere ulaşıyorum.

Hatun aralıklarla bana çaktırmadan kontrol ediyor. Elinde bazen temizlik bezi, bazen paspas ile yanımdan gelip geçiyor. İyi olduğumu görünce rahatlıyor, bazen de birkaç kelimelik sohbet ediyor.

Kur’an-ı Kerim Ramazan ayında inmeye başlamış ve Ramazan ayında tamamlanmıştır. Yine bin aydan hayırlı olan Kadir Gecesi, bu aydadır. Baştan sona hayırlı bir ayın ikinci gününde okunmakta olan bu yazıyı yazıyorum. Vakit ikindiye doğru yol alıyor. Yapılan ibadetlerin karşılığı Cennettir. Hasat ayındayız.

Bu ramazanda en büyük kazancım hatunun katkısı ve desteği ile mukabele’ye başlamak oluyor.

            “Mukabele, üç aylarda ve bilhassa ramazanlarda cami, mescid ve evlerde daha çok sabah, öğle, ikindi namazları öncesinde hâfızlar tarafından okunan Kur’an’ı takip etmek suretiyle hatim indirme geleneğine ad olmuş, zamanla hâfızların bu okuyuşları için de aynı terim kullanılmıştır.” (http://kuran.diyanet.gov.tr/kuran-sozlugu/detay/44-mukabele)

            Ruhumun ve bedenimin dinlenmeye ihtiyacı var. Manevi iklimin damlaları tenimi ve beynimi serinletmeli, dualarımla beslemelidir. Ne ektiğimin ve biçtiğimin hesabının çok ötesinde, nefes nefes aldığım hava, ısı ve ışığında rahatladığım güneş, baharın ortasında mutluğuma gülümseyen doğa ve beynimi rahatlatan her şey oruçlu saatlerin bendeki izleridir.

            Bu akşam balkondan gökyüzüne bakacağım. Tıpkı çocukluğumdaki uzun bir ay ile arkadaş olacak, yıldızları sayacağım. Çay saatimin bana verdiği güzellikleri ay ve yıldızlarla paylaşacağım. Rüzgar nasıl bir tepki gösterir bilemiyorum. Ama ona da zeytin dalı uzatacağım. Yürüyüş yapanları, parkta oynayanları, sohbet edenleri, çimenlere oturmuş özgürce uzananları, bitmez tükenmez araçlar ve ağaçlar… Hiçbir ses ve görüntü beni rahatsız etmeyecek. Teravih namazı öncesi salâ ve ezan süsleyecek yaşadığım şehri.

            İnsan bazen zaman ve mekan ötesi yolculuğa çıkıyor. Olduğu yerden bir an ayrılıyor ve kendi kontrolü dışında yaşadıklarının tesiriyle adeta başkalaşıyor. Adını koymaya dahi gerek duymuyor. Sadece yaşıyor, yaşamak istiyor. İnce ve çok hassas bir terazinin kenarında yürüyebilmenin heyecanıyla başarıya ulaşmaya çalışıyor. Başardım. Başaracağım diyebilmek için bütün enerjisini bir noktaya odaklayabiliyor. Sevinçli dakikaların finalinde ferahlayış. Rahatlayış. Yağmur ıslanışında, kar beyazlığında olduğu gibi temizleniş.

            Oruçlu dakikalarda mutlu sona doğru yürüyen zamana gülümsüyorum.

            Oruçlarımızın ve dualarımızın kabulü dileğiyle…  Osman Baş / 17.05.2018 /Ankara