GENÇ YAZAR

GENÇ YAZAR

 

İş çıkışı uğradığım çay ocağında, başka kurumlarda çalışan arkadaşlarla buluşup 5 çayı içerdik. Hem iş stresi atar hem de arkadaşlarımızı görmenin sevincini yaşardık. Dostluk ne güzeldi. Dostluğun hakikisine sahip olmak her insana nasip olmuyordu.

Üniversitede görevimin yanında yerel gazetede de yazılar yazan bir iktisat profesörüydüm. Güncel ekonomi konularında “gönüllü yazar” olarak kalem oynatmak bana, burada çay ocağında arkadaşlarımı beklerken yaptığım gibi stres attırmasının yanında, bilgimi paylaşma hazzını da veriyordu.

Yazımın da olduğu yerel gazetenin ilk sayfasına bakarken, iç sayfalarda yazılar olan yazarların resimli köşe başlıklarını sayfanın en altına koymuşlardı. Köşe yazısı başlıkları olan fotoğrafları dikkatle inceleyince hayretle gördüm ki, 10 kadar köşe yazarından en genç olan bendim. Yaşımı soracak olursanız yaşım da 55.

Gazetenin ilk sayfasında alt köşede bu trajikomik durumun fotoğrafına bakarken gülümsedim. Diyeceksiniz ki, bir yerel gazetede, köşe yazısı olan yazarların köşe başlıklarının ilk sayfada yer almasının neresi trajikomik?

Komik olan şey yok tabii. İldeki en önemli yerel gazetenin yazarlarının hep yaşlı insanlardan oluşması ve gençlerin seslerini yazılar yazarak çıkaramaması, kendini ifade edecek özgüvene sahip olmaması. Komik değil trajikomik. Halbuki gelişen ülkede gençler söz sahibi olan, yerel gazetede köşe yazıları yazan, yerel basına röportajlar vererek kendini ifade eden insanlar olması gerekmez mi?

İşte burası trajikomik. Bu konu da tartışılır tabii.

Beş çayına beklediğim arkadaşım gecikince bayağı bu konu üzerine düşünmeye başladım. Ülkemizin gençleri kendilerini ifade edemiyor, yazı yazamıyor, röportaj isteklerine olumlu cevap veremiyorlardı. Üniversitede bir iktisat profesörü olarak ne kadar öğrencilerimi kendilerini ifade etmeye teşvik etsem de, gelişimin önemini anlatsam da başarılı olamıyordum. Öğrencilerin yetiştiği ortamdan dolayı Üniversiteye yeterince gelişmiş olarak gelmeyince, bizler de fazla bir katkı sunamıyorduk. Ancak birkaç tane azimli, gerçekten istekli olan gençlerin gelişimine katkı sağlayabiliyorduk. Bu konuda iş arkadaşlarımı ve hocaları da teşvik etmeme rağmen öğrenciler istekli olmayınca gelişmeye ve öğrenmeye biz başarılı olamıyorduk. “Muhabbet iki baştan, değirmen iki taştan” misali öğrencinin istek ve hevesinin olması çok önemliydi işte. Bunları düşünürken Maliyede memur olan arkadaş geldi. Hafiften şaka yollu sitem ederek:

-Bu kadar havalanma Rasim, ilin en genç yazarını bu kadar bekletmek ayıp değil mi dedim.

Esmer tenli orta boylu ve oldukça da kilolu olan Rasim’i severdim. Sözünü budaktan esirgemeyen Rasim söylediğime şaşırmıştı. Ama boş epri yapmadığımı da bildiğinden hayretle bana baktı:

Sen nereden gençsin yav, 55 yaşında koca bebeksin Şükrü. Buna mı gençlik diyorsun, dedi.

 Gülmeye başladım. O’nun bu dobra çıkışı günün stresini atmama yetmiş de artmıştı bile.

-Otur hele bi İrasim efendi, dedim. Çayını ısmarladım. Rasim’in çayını ısmarlayınca neşelenir, çocuklaşır, altta kalmaz ikinci, üçüncü çayları ve poğaçaları mutlaka o ısmarlardı. O’nun bu tutumu beni memnun eder, O’nu daha çok severdim.

Çayından yudumlarken gazeteyi yavaşça sehpanın önüne koydum. Sayfanın altındaki resimleri gösterdim. Yazarların hepsi benden yaşlıydı ve emekliydi. Çalışan ve genç olan tek ben vardım. Rasim yakın gözlüklerini takarak gösterdiğim fotoğraflara bakarken gülümsedi. Eli ile ayağıma üç kere şaplak patlatarak:

-Yav Şükrü haklısın, sen bunların yanında çocuk kalırsın. Ama emekli insanların çay evlerinde dedikodu edecek yerde gazetede yazı yazması da güzel. Ama ben isterdim ki, bu ilin gençleri de fikirlerini anlatsın, yazılar yazsın. Sen yazıyorsun, öğrencilerini de yazmaya teşvik etsene kardeşim.

Çayımdan bir yudum alıp, bir “off” çektim:

-İrasim Kardeşim sen bilmiyor musun, Öğrencilerin gelişimini en çok önemseyen insan benim. Ama öğrenmek istemeyene ben ne yapayım? Ben öğrencilere örnek olmak için yazıyorum. Öğrenci kardeşimiz “tamam” diyor, sonradan vazgeçiyor. Zorla da kimseyi geliştiremeyiz ki.

Rasim çayından bir yudum daha alırken iri gövdesini biraz kıpırdatarak bana baktı ve:

Haklısın Şükrücüğüm, dedi, meydanı yaşlılara bırakıyorlar. Onlar da senin gibi yaşlanınca, pardon gençleşince yazar, dedi.

Gülmeye başladım. Bu şehrin insanları böyleydi işte. Hayatı pek ciddiye almadan iş ve gelişimle uğraşacak yerde birbiri ile gerekli gereksiz yere uğraşan insanlar. Sözün bittiği yer burasıydı işte. Biraz da bu yönüyle seviyordum bu şehri işte.

Biz çay içerken yanımıza başka kurumda çalışan Ahmet geldi:

-Benden gizli ne konuşuyorsunuz bakalım? Diye söze girince İrasim:

-Şükrü Gazetede sana da köşe ayıracakmış yazman için, genç yazarlara ihtiyaç varmış Şükrü epey yaşlandı da, dedi.

Gülmeye başladık. Ağlanacak halimize gülüyorduk işte. Konuyu anlatınca Ahmet de bu duruma şaşırdı ve.

Bu memleket böyle n’aparsınız dostlar, dedi.

Çaylarımızı tazeledik. Havadan sudan konuştuk. Çay evinden ayrılırken yolda düşünmeden edemedim.

“Ellibeş yaşındayım ve 10 yazarlı gazetenin en genç köşe yazarıyım”

Memleketimin özeti. Biraz da bu konu üzerinde siz düşünün. Ben düşündüm düşündüm gene düşündüm halen düşünüyorum da, pek anlamıyorum.