İMKANIMIZ VARKEN, İMKANSIZLIĞA DÜŞMEK

Gıjgıj tepesinin eteklerinde belli başlı hatırı sayılır aileler hep burada otururduk. Kekek Ali ağanın sözünün üzerine söz söyleyen olmazdı o ne derse, o olurdu. Oğulları Ahmet’in evlendirme zamanı da gelmişti. Konu komşuya iyi bir kıza bakıyordular. Ahmet’in askere giderken okuma yazması yoktu. Askerde çat pat okumayı öğrenip On Başı bile olmuştu. Rütbesini gösteren bir de çiçekli sehbanın önünde resmi bile vardı.

Sivas’tan gelen Mehmet’le Zöhre’nin altı kızı vardı. Çocuklarından ikincisi olan Yeter’le Ahmet’i evlendirmek isterler. Fakat Ahmet’in hiçbir mal varlığı olmadığından Mehmet; - Ben kızım Yeter’i Ahmet’le evlendiririm ama benim evime iç güveyi girerse. Kekek Ali bu teklifi kabul eder. Ahmet kaynatası Mehmet’in evine iç güveysi girer. Mehmet ve eşi yazıyı Arapça bilir, hocalık da yaparmış. Mehmet’in eşi ve altı çocuğu da okuma yazma bilmez.

Yıllar sonra Ahmet’le Yeter’den Hüseyin, Düriye, Nuriye, Naciye, Nadiye, Özal adında beş çocuğu olur. Benim doğduğum yıl 1936’da Tokat’ta okullar vardı. 1943 yılına değdiğimde okul çağımdı. Okula giden çocuklar gibi babam; -hadi kızım Düriye seni okula yazdıracağım. Eksiklerini de alırım. Güzel güzel okursun; dedi. Ağabeyim Hüseyin’i okula vermedi. O zamanlar sanatta, ustalıkta iyi para vardı. Yemenici çırağı olarak sabahın ilk ışıklarında gider, akşam güneş batınca gelirdi. Ben bir yıl okula gittim. İkinci sınıfa geçmiştim. Seviniyordum, okullu olmak o dönemde bir ayrıcalıktı. Yaz bitip, güz ayı geldiğimde babam beni okula göndermedi. Sebebi de babam annem bağ bahçe işine gidiyor, evle, çocuklarla ilgileniyordu. Düriye sen eve bakacaksın, küçük kardeşlerine biz gelene kadar aç, açıkta bırakma dediler. Bazı arkadaşlarım okula gidiyordu, ben için için kahrediyordum.

Ben Tokat’ın Cirik Mahallesinde doğdum. Şimdiki adı Oğul Beyi mahallesi. Ahmet’le Yeter Özal’ın ikincisiyim. Doğumum 1936 diye biliyorum. Eskiden çocuklar üç, dört yaşına gelince nüfusa yazılmamış çocuğu kim bilecek, götürüp gömerlerdi.

Babam Ahmet Almus Serince (Kevahlık) köyünde dünyaya gelmiş. O zamanlar kıtlık yokluk zamanıymış. Ortalık karışıkmış. Askere gidenler bir daha geri gelmezmiş. Yemen, Çanakkale, Kırım diye adlarını duyarlarmış, köylerde yaşlı erkekler, kadınlar çocuklardan başka kimseye bakamazlardı. Yoklukla, sefaleti bir yana bırakmışlar o zaman dağlarda eşkıyalar, cirit atar dururdu. Ermeni eşkıya mı ararsın, Rum çete mi ararsın, askerden kaçan Türk çeteleri mi ararsın, dolup taşardı. Babam Ahmet anlatırdı; “-Canımızı kurtarmak için elde avuçta neler varsa verir dururduk. Babamın bir de ablası varmış. Genç yaşta babamın annesi de babası da ölür. Babam Ahmet daha kundaktaymış. Bacısını bir ailenin yanına vermişler. Babamı da Tokat Cirik mahallesinden Kekek Ali diye bir aileye vermişler. Kekek Ali babam Ahmet’i kendi evladı gibi bakmış büyütmüş. Kekek Ali’yi babası, eşi Arife’yi de anası olarak bilmiş büyümüş. Kekek Ali’nin Ahmet gözü kulağı, malının mülkünün hizmetçisi olarak yetişmiş. Delikanlılık çağına geldiğinde askere yollamışlar. 1940’ta, o zamanlar askerlik Dört yıl yapılırmış. II. Dünya savaşının en hareketli yılları. Ahmet dört yılın sonunda sağ sağlim Tokat’a babalığı Kekek Ali’nin yanına dönerek başlar kaldığı yerden çalışmaya. Yiğitler çalışkandır, gözü işten güçten yılacak delikanlı değildir.

O yıllarda Tokat’ın düz yerlerine hiç ev yapmazlardı. Bağlık, bahçelik, meyvelikti. Mahalleler hep tepede, yamaçlara kurulmuştu. Eskiden sel geldiğinde Tokat’ı silip süpürmüş düzde ne kadar ev varsa hepsini alıp ırmağa götürmüş. Yüzlerce adam, mal telef olmuş.

Bir gün bizim kapımızı iki polis çaldı. Kapıyı ben açtım. Babamı sordular, bahçede çalışıyor dedim. Babana söyle kızım, söyledim hiç ilgilenmediler. Bir hafta sonra polisler yine geldiler. Nasıl yaptı, nasıl ettiyse beni okula göndermedi.

Abim Hüseyin iyi bir Yemenici, derici, ustası olmuştu. Ben de ev işlerini yapan Nadiye’ye Naciye’ye Nuriye’ye iyi bir analık yaptım. Benim küçüğüm Nuriye biraz hareketli yaramazdı. Bu yüzden okula vermediler. Okulda başına bir iş gelir, birisini döver söver diye. Abim Hüseyin, ben Düriye, bacım Nuriye okuyamadık Naciye ile Nadiye bacımı okula verdiler, Beşinci sınıfa kadar okudular.

Ben okusaydım hemşire olup, hastalara bakmayı çok arzulardım. İçimde bu duygu bir ur gibi kaldı. Beni okutmadılar diye babama anneme çok kızdım. Ama çaresizlikle her şeyin önüne geçti. Çocuk gücümle okumayı başaramadım. Tokat’ın merkezinde oturduk. Okul iki adım ötemizdeydi okula iş yüzünden gidemezdik. Köyden, ilçeden gelenler okullarda okudular bizler kör cahil kaldık. Onlar adam oldular da biz adam olamadık da ona üzülüyorum. Elif’i görsek mertek sanıyoruz. Bazı ailelerde kız çocuğu okuyup da ne olacak, nasılsa yarın el kapısına gidecek. Görebildiğince benim kapımda iş öğrensin. Yarın gittiği kapıda da aynı işi yapsın düşüncesi Hakim’di. Mahallemizdeki benim emsalim arkadaşlarım; Nermin, Meliha, Çolak Melahat, Türkan, Fadime, Refika, Sündüs benim arkadaşlarımdı. Hepsi de 1936 yılında doğdular. Belki büyük küçük olanlar da vardır. Bunların hiç biri de okumadılar. Zaten bizden büyük olanların çoğunun okuma yazması yoktu. 01.01.1956 yılında Artova Kunduz köyünden Cafer ÖZTÜRK’LE beni yirmi yaşımda evlendirdiler.

Hülya, Semra, Serdar, Zahir, Özlem adında çocuklarım oldu. Hepsini de okuttum. Zahir oğlum ateşli bir hastalık geçirip felç oldu. Sağ ayağını kullanamadı sakat kaldı. Şimdi 82 yaşındayım. Okuma yazma seferberliği başlamışlar ama merdivenleri inip çıkamıyorum, yolda yürüyemiyorum, gözümde fazla görmüyor. Okumayı isterim ama okula gidemiyorum. Son baharımda hiç olmazsa okumak isterdim. Bunu da başaramadım. (10.04.2018 SAAT 12:00  12:45 ARASI OĞULBEYİ MAH. EVİNDE ANLATTI…)

DEVAM EDECEK YARIN…

(SÜLEYMAN ERKAN: HEM OKUDUM HEM YAZDIM)