HEM OKUDUM HEM YAZDIM

“Hem okudum hem yazdım yalan dünya senden bezdim.”, “Mektebin bacaları” ve daha nice türkülerimizde Türk toplumu okumaya öğrenmeyi, bilgili olma istek ve arzularını her zaman içlerinde canlı tutar.

Her hükümetin yaptığı gibi okuma yazma seferberliği başlatılmıştı. Okuma yazma bilenler için önemsiz gibi görünse de içimizi sızlatan en büyük yaralardan biridir. Bir öğretmen emeklisi olarak “okuma – yazma seferberliğini” duyup da kayıtsız kalamazdım. Halk Eğitim Müdürümüze “ben de varım bu seferberlikte” dedim. Emeğimi bilgimi sunmak için 5 Mart 2018 Pazartesi günü 15:00’da Fatih İlköğretim Okulu sınıfında okuma yazma bilmeyen 20 kişiyle buluştuk. Sınıfta her yaştan okuma yazma bilmeyen vardı. 16, 19, 30, 40, 50, 75 yaşlarının temsilcileri mevcuttu. Şehir merkezlerinde, ilçede, köylerde o kadar çok okuma yazma bilmeyen var ki kelimenin tam anlamıyla seferberlik yerinde bir kelime.

5 Mart 2018’de ilk dersimize Valimizin, Milli Eğitim Müdürümüzün, Jandarma Alay Komutanımızın eşleri sınıfımıza gelerek kitap, defter, kalem dağıtarak, okumaya hevesli insanlarımıza moral verdiler. İlk günlerde kalem tutmayı bilmeyen, çizgi çizemeyenler “of okumak yazmak ne kadar zor” demeye başladılar. 20 öğrenciden 4 tanesi başka sınıflara gittiler. On altı öğrencimle yola devam ettik. Bazıları; “bu yaşta biz okuma yazma öğrenemeyiz?” “Sabah ki yediğimizi akşam unutuyoruz.”, “Kafa almıyor, kafa hocam”, “Bu yaşta deve düdük mü çalar?” gibi bir sürü olumsuz cümleyi savunmaya başladılar. Biliyorum ki bunun sonunda en ufak bir zorlamada bırakıp gitme duygusu yatmaktadır. Çizgiler, yuvarlaklar, el alıştırması yaparken bir yandan da okuma yazmanın yaşamımızdaki önemi ve yerini anlatmaya çalıştım. Genellikle konuşmalarımda onlara “komşular, arkadaşlar, bacılar, ablalarım” gibi kendilerine yakın hissettirecek cümleleri seçerek konuştum. Aramızda sıcaklığı, kardeş – bacı ilişkisinin köprüsünü çok iyi kurmuştuk. 40+40 dakikalık seksen dakikalık süre bazen 120 dk. çıkınca hademe okulu kapatmak için kapımızı çalardı. Birkaç gün boyunca akşamları özellikle okul müdürü sınıfı terk edin dercesine kapımızda beklerdi.

Bazı okuma yazma bilmeyenler okula gelmeye utanmaya başladıklarını söylediler. Kendilerine, üç şeyden utanılacağını anlattım. Yalan söylemek, hırsızlık yapmak, namussuzluktan utanılacağını anlattım. Alnınız açık, yüzünüz aktır. Asıl utanacak kişiler sizleri okutmayanlardır. Eğitim her bireyin yaşama verilen değer kadar hakkıdır, dedik. İçleri az da olsa rahatlamıştı arkadaşların.

Peygamberimize vahyolunan Allah’ın adıyla oku” (ikra / oku) kelimelerini güzel sözle, fıkralarla anlattıkça sıcaklık ilgi alaka biraz daha artmaya başladı. Çalışmalar tüm hızıyla devam ederken arada bir çatlak sesler çıkıyor, diğerlerinin tekerine taş oluyordu. On altı öğrenci tam saatinde istek ve coşkuyla geliyordu. Kendilerine ben okuma yazma öğrenemem yazamam diyenlere “Lütfen siz buraya öğrenmeye geldiniz. Az veya çok mutlaka bir şeyler öğreneceksiniz. Yemek yiyor, su içiyor, uyuyor, geziyorsanız, sevdiklerinizin adını unutmuyorsanız, okumayı yazmayı da öğrenirsiniz. Bozgunculuğa hiç gerek yok. Yapamam, öğrenemem kelimesinin sınıfımızda yeri yok. O kelimeler dışarıda kalacak. Sizler öğreneksiniz. Sizler gibi ev temizliği, yemek yapma, el işi yapmayı beceremem. O zaman siz benden üstün ulaşılması zor insanlar mısınız?” cümlesiyle öz güvenleri bir kat daha atmıştı. Yoğunlaştırılmış temel düzey okuma - yazma kitabını takip ederek harf ve hece çalışması yaparak bir ayın sonunda mısır patlarcasına okuyan, heceleyen öğrencilerim oldular.

Kalemi ömründe ilk defa eline alan öğrenciler de deftere kalemle yazarken olanca öfkesini, kinini, nefretini kaleme çökerek deftere aktarıyorlardı. Kalemin nasıl tutulacağını, sevginizin düşüncenizin bir aracı olduğunu, deftere yazdığınızda başkalarının sizin düşüncesini okuyarak öğrendiğini anlattım. Kalemi fazla sıkarsanız ölür, çok fazla gevşek bırakırsanız elinizden uçar diye anlattım. İlk yazdıklarıyla bir ay sonraki yazılarını başka arkadaşlara gösterdiğimde “sanki 4-5. Sınıfa giden çocuklar gibi yazmışlar.” cümlesiyle karşılaştım. Öğrencilerimin yazılarını gösterirken bir eseri sergiler gibi gururla gösteriyorlardı. Sesli sessiz harfleri ayırıp, sessiz harflerin konuşmadığını, sesli harfin konuştuklarını kavradılar. Her gün sınıfa benden önce gelirler, ben sınıfa girince hep beraber ayağa kalkarlar. İlk okula başladıkları günden itibaren şunu yer yer hatırlattım. Sizler okula geliyoruz diye utanabilirsiniz? Belki sizleri çevrenizdeki görgüsüzler ayıplayabilirler. Asıl utanılacak, ayıplanacak kişiler sizleri okula göndermeyenlerdir. Sizleri bir sır gibi saklayıp da bilgi hazinesinden mahrum bırakan cahil düşüncelerdir. Sonraki yıllarda bir köşede unutan yöneticilerdir. Sizlerin anlı ak, yüzü paktır. Yüreğini temiz, iyiliklerle doludur. Üç şeyin dışında utanacak hiçbir şey yoktur. Ne yaparsanız yapın yolunuz açık olsun.

Okuyup, yazmak araştırmak bilgili olmak bir gönül işidir. Okuyan yazan insanlar yaşamını kolaylaştırmak, huzurlu mutlu olmak için çalışırlar. Bizler huzurlu mutlu olursak yakınlarımızla çevremizdekilerle mutlu huzurlu oluruz. Biz mutsuzsak ailemiz, çevremiz, mahallemiz, köyümüz, ilimiz, ülkemiz de mutsuz olur. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz içinsek okuyup aydın bireyler olacağız. Bu ülkenin bireyi olarak Türk bayrağını hep beraber yükseltip medeni muasır seviyeyi yükselteceğiz.

Okuma yazma kursunu açan yöneticiler, okul müdürleri, mahalle muhtarları ve kurs öğretmenlerine teşekkürler, okuyanlar mutlu huzurlu, sevinçli, ben onlara verdiğim emekten dolayı daha da mutluyum. Yolumuz sevgi yolu olsun. SÜLEYMAN ERKAN 17.04.2 018 TOKAT