İNAT YALNIZLIĞI

İNAT YALNIZLIĞI

 

Üniversiteden emekli Nihat Hocanın oturduğu apartman dairesi uzun bir bayırın en tepesinde bulunuyordu. T şeklindeki sokağın T harfinin en tepesindeki noktada. Yani Nihat hoca apartman balkonundan baktığı zaman bayırdan aşağıyı da, sağ ve soluna akan sokağı da görüyordu. Yani üçyol ağzında bulunan bu balkondan tüm şehri gördüğünü hissediyordu. “Sana bir tepeden baktım aziz İstanbul” şiirindeki gibi balkona çıktığı zaman “Sana bu balkondan baktım aziz ve değerli şehrim memleketim” diye mırıldanırdı Nihat Hoca…

Nihat hocanın en büyük zevki güzel havalarda balkona bir iskemle atıp hem bayırdan aşağı sokağı seyreder hem de sağlı sollu sokaktaki apartmanları seyrederken, kısa ve serin yaz akşamlarında balkonda çayını içip de çekirdek çitleten aileleri görünce derinden bir “ahhh” çekerdi. Çünkü yalnızlık bazen “ahh”lar ile azalıyor ev güzellik buluyordu.

Nihat Hoca emekli profesördü. İyi Arapça ve İngilizce bilirdi ve “İslami ilimler”den emekliydi. Tam 50 yıl “İslami ilimler” okumuş ve okutmuş ve tüm islam alemini gezmişti.

Ama yalnızdı. “Yaşlılık yalnızlığı” derlerdi çevresi bu yalnızlığa ama o “İnat yalnızlığı” derdi. Neden “İnat yalnızlığı?”

Nihat Hoca’nın hanımı birkaç yıl önce vefat etmiş, kendisi gibi ilim adamı yetiştirdiği 3 oğlu da, profesör olmuşlar ve bu Anadolu kasabasında bize ekmek yok diyerek büyük şehirlere gitmişlerdi. Evde Nihat Hoca bekçi gibi yalnız kalmıştı. Hatta en küçük oğlu “Anadolu’nun en genç rektörü” ünvanı bile almıştı. Armut dibine düşer misali.

Kitap okuyordu Nihat Hoca, kitap da yazıyordu ama yaşlanmıştı. Artık konferanslarda etkili olamıyor, etkinliklere de katılamıyordu. Sesi cılız çıkıyor, beden dilini iyi kullanamayınca hitabeti de pek etkili olamıyordu. Yaşlanınca hastalıklarda yalnızlık gibi insanı esir alıyordu. O kadar kitap, evlatlar arasında koskoca dünyada yalnızlık yaşıyordu. Herkes işinde, aş telaşında ve oynaşındaydı. “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir” ayeti bunları düşününce aklına geliyordu.

Yalnız okumakla da olmuyordu. Yazmakla da… “Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül bir dost ister kahve bahane” misali kahvehane daha doğrusu çay bahçelerine de gidemiyordu. Çünkü oradaki konuşmalar artık O’na boş lakırdılar olarak geliyordu. “Onlar boş konuşmazlar…” Ayeti de o zaman aklına geliyordu hemen. Ayetler hayatını çepeçevre kuşatıyor yanlış yapmasına engel oluyordu Nihat Hocanın.

Namazını evde kılıyor, arada cemaate katılıyordu. Gündüz yürüyüşlere çıkıyordu. Kime rastlasa ya mal, ya evlat muhabbeti ediyorlardı. Bu sohbetleri duyunca hep aklına şu ayet geliyordu: “Malların ve evlatların fayda vermediği günden Allah’a sığının.” Halbuki genç iken, O da az “evlat ve mal ile övünme” sohbetleri yapmamıştı hani.

Nihat Hoca, işte buna “İnat Yalnızlığı”  diyordu.

“İnat Yalnızlığı”nı bu yüzden seviyordu. Arada çocuklarına gidince daha 15 gün dolmadan memleketini özlüyor, gelinlerinin sanki bir zavallıya bakar gibi kendine bakması karşısında içinden “beni küçümseyin bakalım yarın damatlarınız ve gelinleriniz de sizi, sizin beni küçümsediğinizden daha çok küçümseyecekler”  diye geçiriyordu. Ama bunu asla dile getirmiyordu. Çünkü dile getirse oğulları hanımlarına kızacak belki de “aile tartışmaları” yaşanacaktı. Nihat Hoca bunu bilemeyecek kadar bunamamıştı henüz ve “söz gümüş ise sukut altındır” sözünü de biliyordu. Az mı mealler Siyerler, tefsirler okumuştu. Bunları düşününce sukut etmenin altın değil, daha da değerli olduğunu anlıyordu.

Nihat Hoca’nın en mutlu olduğu zaman oğullarının yanından evine döndüğü zamandı. Evine geldiği zaman “Bülbülü altın kafese koymuşlarda ah vatanım” demiş sözünü, “Nihat Hocayı oğullarının evine götürmüşler de ahh benim fakirhanem” demiş, diye düşünerek gülümserdi.

Nihat Hoca gene balkona çıkmış, kendine bir çay demlemiş ve bayırdan aşağısını seyrediyordu. Kitap okuyunca uykusu da geliyordu. Meteorolojiden emekli dostu Lütfi Yılmaz ne demişti geçen “Çocuklar uyuya uyuya büyür, yaşlılarda uyuya uyuya ölür.” Ne kadar doğru sözdü. İnsan yaşlanınca gerçekleri daha iyi anlıyor ve görüyordu.

Nihat Hoca balkondan dışarı bakarken, oğlunun bir öğrencisini gördü. Her zaman olduğu gibi içten ve samimi “Nihat baba merhaba” diyerek selam verdi. Bu selam bile O’nun sevindirmişti. Selam veren oğlunun öğrencisi Turgut’a “gel çayımı iç” diyecekti, Turgut’un selam vermesi ile kaybolması bir olmuştu.

Nihat Hoca dalgın dalgın balkondan aşağıda gelip geçenleri seyrederken, aniden bir zilin çaldığını duyar gibi oldu. Cep telefonu sandı ama dikkatli dinleyince kapının çalındığını hissetti. “Hayrola” der gibi kapıya yöneldi. Baktı ki karşısında Turgut.

Beş dakika sonra balkonda Turgut’un getirdiği portakal suyu ile keki yerken içinden “İyi ki güzel öğrenciler yetiştirmiş çocuklarımız, bazen bizim öğrencilerimiz gelmese de çocuklarımızın öğrencileri gelir işte...” diye düşündü.

Turgut’un hoş sohbetini dinlerken kendi deyimini hatırlıyor Turgut’a bakarken içinden “İnat yalnızlığı iyidir.” diye geçiriyordu. Bu duygularını sesli dile getirse kim bilir ne derlerdi? İçinden gene ne derse desinler ben onlar için mi yaşıyorum ya” dedi. Nihat Hoca’nın gülümsemesi Turgut’u da neşelendirmiş Balkon bir anda “gülümseyen adamlar balkonu” na dönüşmüştü.