İDRAK

İDRAK

 

 “İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez

Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez”

 

                Ziya Paşanın bir buçuk asır önceden söylediği bu sözün ne anlama geldiğini, bizim yaşımızda olan ve az çok eğitim alan insanlar arasında bilmeyen çok az kişi vardır. Ancak günümüz gençliğinin yalnız bu tür ifadeleri değil, eski kültürümüzün nur damlaları olan milyonlarca değeri, anlaması da kolay mümkün değildir.

                Düşünceden yoksun, sırf popüler kültürün esiri olmuş bununun ucunun dahi görmediğini farklında olmayan genç neslin geleceği hakkından ne söylemeli, ne anlatmalıyız, bilemiyorum. Fakat şundan kesinlikle eminim ki, bu iş doğrudan doğruya eğitimle ilgilidir.  Türk milli eğitimin yapı taşlarından biri kesinlikle ve kesinlik gençlerimize “İdrak” yeteneğini vermek olmalıdır. Kendisinin, çevresinin, yaşadığı coğrafyanın, tarihinin; bir başka ifade ile mazinin ve atinin farklında bilemeyen bir insanın toplum hayatında başarılı olması asla mümkün değildir.  Bazen Başarlı olmuş gibi olsalar da bu başarı geçicidir, saman alevi gibi sönüp gidecektir.

                Çok basit bir örnek verelim: Gözümle şırıl şırıl akan bir şelale görüyorum. Fakat ne gözüm şelaleye kadar gitmiş,  ne de şelale gelip gözüme girmiştir.  Bununla beraber benim gördüğüm, yalnız o şelaleden yansıyan ışığın ihtiva ettiği ve küçücük gözüme bastığı, bir akan sudan ibaret değildir. Ben gözümdeki şelalenin resmini değil uzaktaki şelalenin resmini görüyorum. Üstelik gözümü yumduğum zaman da şelaleyi bende değil, onu olduğu yerde idrak ediyorum. Hatta biraz daha dikkat edilirse görme aracı olarak kabul edilen ışık bile bana banim gözüme kavuşması anında ışık oluyor ve o zaman parlıyor. Görme dediğimiz olay da işte o zaman meydana geliyor.

                Zaten o anda ben yerindeki şelaleyi görüyorum. Ve bu ışık hızıyla oluyor. Bu da yaklaşık olarak üç yüz milyon kilometre hız demektir. Böylesine muazzam bir olayın hepsinin saniyenin milyonda biri kadar bir zamanda algılanmış olması, aklın idraki ve kavrayışının dışında bir vakadır.  Bu güne kadar bunun mutlak oluş biçimini; nedeni, nasılını, hikmetini anlatmak adına ne felsefeciler, ne sosyologlar, ne de bilmem hangi bilim adamlarından gerçek manada bir açıklama yapılmış değildir. Olanlar da safsatan ibarettir.

                Burada, İlahi bir sırrın tezahürü vardır.

                “Hakk’a dönün insanlar, yakın büyük fırtına

                Dünya bunca çılgını bindirir mi sırtına”  beyitinde ifade edildiği gibi Hakk’ı anmak ve ona teslim olmaktan daha güzel ne vardır? 

                İşte içinde yaşadığımız hayatın her saniyesinde, bu buna benzer milyonlarca hatta milyarlarca olay meydana geliyor. Çünkü biz varlıkları üç boyutlu olarak idrak ediyoruz. Sadece görüntüsüyle değil… 

                Sosyal olayları da böyle idrak etmek durumundayız. Bir olayla karşılaştığımızda; hemen ön yargıyla “Bu böyledir!” diyip kesip atmak son derece yanlış anlaşılmalara sebep olabilir.

                Bu yüzden işin iç yüzünü, nedenini, nasılını, niçinini, zamanını, mekânını, sosyal ve psikolojik sebepleri iyice araştırdıktan sonra karara varmalıyız. Yoksa üzüleceğimiz sonuçlar ortaya çıkabilir.

                Yeni haftanın bereket, sağlık ve afiyet içinde geçsin. Hayırlı Cumalar…

Mehmet Emin ULU