MUSTAFA ÖZCOŞAN-1

MUSTAFA ÖZCOŞAN-1

Mustafa öğretmenle son yıllarda tanıştık. Öğle sonralarında öğretmenevinde buluşur, kâh ikili kâh gurup sohbetlerine katılırız. O, daha çok toplum yararına yaptığı çalışmalarını anlatır. Bazen öyle coşar ki ömür boyu anılarını bir celsede aktarmak ister. Bu halde de dinleyenler sıkılır, ilgi dağılır. Şimdi ondan dinlediğim nerdeyse ezberlediğim kimi anılarını kısa anekdotlalar (Hikâyecikler) halinde sunmaya çalışacağım. Tabii izniyle…

Mustafa öğretmen 1933 doğumlu olduğunu söylüyor. Ailenin beşinci çocuğu imiş. Doğum tarihinin günü gününe yazıldığını savunuyor. O yıllarda beş çocuğu olan babalar, yol vergisinden kurtuluyormuş. “Vergiden kurtulmak için doğduğum gün nüfusa kaydedilmişim” diyor.

İlkokulu dayılarının yanında ilçede okumuş. Köye geldikçe “Gâvur mektebinde okuyor” diye aşağılanıyormuş. Bu duruma üzülen Mustafa, eski yazı bilen bir komşusuna yalvarmış, birkaç arkadaşıyla kuran kursuna katılmış. Hocası, diğerlerine göre Mustafa’nın daha çabuk kavradığını tespit etmiş. 

Bir gün diyor Mustafa, elimde cüz ile giderken beni en çok aşağılayan bir amcaya rastladım. “Amca şurasını çıkaramadım. Bana yardım eder misin?  “Ben ne bilirim ulan!” “ben okuyayım mı?” deyip birkaç cümle okuduktan sonra “Ben mi gâvurum, sen mi?” dedim “Git ulan, sen şeytanın biri olmuşsun!” diye beni kovaladı.

Böylece intikamımı aldım ya o yetti bana.    

MUSTAFA ÖZCOŞAN -2

Pulur Köy Enstitüsünden Mezun olan Özcoşan, on beşi aşkın arkadaşıyla reklamını yaptığı Tokat il emrine atanmışlar. “Doğduğum köy diyor, Özcoşan, iki dağ arasında dar bir vadide idi. Ekecek arazisi bile yoktu. Köy halkı, meyvecilik ve hayvancılıkla geçinirdi. Öğrenci iken bu taraflara yolum düşmüş ve çok beğenmiştim. Okulda çok anlatmış olmalıyım ki arkadaşlarım Tokat’ı istediler.

Tam o sırada bir tanıdığım, Tokat valisinin Erzurumlu ve de olduğunu akrabaları olduğunu söyledi. Hemen telefon ettirdim. Beni ile yakın bir köye verdi.”

Sekiz on sene köylerde sınıf öğretmenliği yapan hoca, dışarıdan eğitim enstitüsü pedagoji bölümünü bitirmiş. Öğretmen okulu, Atatürk Ortaokulu ve kız meslek lisesinde yöneticilik ve öğretmenlik yapmış.  

Köyde iken hemşerim Necati Bumin öğretmenden arıcılığı öğrenmiş. Kovan sayısını altmış yetmişe kadar çıkarmış. Hatta üç katlı apartmanı, arının geliriyle yapmış. “Bir sohbet sırasında orman mühendisinden öğrendiğimi anlattım. Bir komşumun bahçesini canlı kıyı olarak kuşburnu bitkisiyle çevirmesine sebep olup sevindim. Aynı şekilde köyün inekleri hep yerli ve az süt veriyordu. Kim evine holştayın inek alırsa ona bir arı vereceğimi söyledim. Birisi aldı sözümü derhal yerine getirdim. Şimdi köyün % 90’ı holştayın inek besliyor. Köyden arazi aldım. Annemi, babamı kardeşlerimi getirdim. Onları doğduğum köyün zor şartlarından kurtardım.”

-O zamanki maaşınla ama çok şey alıyormuşsun hocam, şimdi maaşımızla ancak geçinebiliyoruz.

-Canım aldım dedimse babamın parasıyla aldım. Ayrıca doğduğum köylülerime alabalıkçılığı anlattım. Şimdi birkaç tane alabalık tesisi var, köyümde. Bütün bunları öğünmek için anlatmıyorum. Belki bir iki kişi özenir yaparsa onlara vesile olabilirim diye düşünüyorum.    

MUSTAFA ÖZCOŞAN-3

Orta öğretim öğretmenliğine geçip kente yerleşen hocamız, dersleri ve arılarının yanda bir de evinde oluşturduğu küçük bir atölyede tekstil işine başlamış. Mutfak önlüğü üretmişler ailece. “Malatya civarında önlüğümü görünce çok sevindim. Üretimimizi Ankara’ya gönderiyoruz, dağıtımını onlar yapıyordu diyor. Bu arada bir anısını şöyle anlatıyor:

Öğretmen okulundaki öğrencilerimi bir köye götürdüm. Ortası delikli bir ahşap yayık getirttim. Yayıkla hem yoğurt yayılır hem de üstüne oturtulan çocuğa salıngaç görevi yapardı. Ortaya koyduğum yayığı herkesin koklamasını istedim. Koklayan burnunu tutarak ve de bunun yağı yenmez diyerek uzaklaştılar. 

Kente dönünce modern yayık satan bir dükkâna girdik. Fiyatını sordum. Bir on lira koydum. “Haydin üstünü tamamlayın, köye hediye edelim” dedim. Ondan sonra köyde modern yayığın yayıldığını büyük bir memnuniyetle öğrendim.

Derslerimde sıkça “Mefkûreci Muallim”i anlatırdım.

Öğrencilerimin büyük çoğunluğu öğretmen olunca arıcılığa başladılar.

Tarım bakanlarımızdan birinin “Bir ineğin geliri, bir öğretmenden fazladır” sözünü sık sık tekrarlardım. Geçenlerde karşılaştığım bir öğrencim ¨ iki inek beslediklerini onların sayesinde gelirinin ikiye katlandığını söylemesine ayrıca sevindim.

MUSTAFA ÖZCOŞAN - 4

 

Bir öğretmenimiz anlatmıştı. Azınlıklar Türklere “Siz egemen ırksınız. Size hizmet etmek yakışmaz. Siz ağa gibi emredin, çayınızı da kahveniz, hatta nargilenizi de biz hazırlayalım.” Bu minval üzerine demişti öğretmenimiz, ekonomi bakamından Türkler yerinde sayar dahası gerilerken azınlıklar günden güne zengin olmuşlar. Öyle ki Kendi devletlerine, Osmanlı’ya borç bile vermişler.

1915 tehcirinden önce Tokat’ın kuyumcusu, kasabı, terzi, değirmenci ve benzeri el sanatı ustaları genellikle Ermeni imiş. Tehcirle beraber onlar gidince sanat ve zanaat alanında büyük bir boşluk oluşmuş. Tokatlı Türkler, ne yapacaklarını şaşırmışlar. Zamanla Türkler de öğrenmişler el sanatlarını ama yeterli olamamış. 

Özcoşan Hoca, inşaat yaparken farkına vardım diyor bu durumun. Sıvacı, boyacı, fayansçı bulunamıyor. Bulunsa da el yordamıyla öğrenmişler sanatlarını. Kaliteli usta bulmak zor... “Efsane vali Rahmetli Recep Yazıcıoğlu’na danışmanlık yaparken aklıma geldi. “Bir beceri kursu açsak da kaliteli elaman yetiştirsek nasıl olur?” Dedim. Hemen onay verdi. Ve bu işe bir arkadaşla beni görevlendirdi. Düşündüm. Sağlamlar nasıl olsa iş bulurlar. Biz, engellileri kazandıralım topluma dedim. Bir ilan verdik. Başvuru tahminimizin çok üstünde idi. Kurulan sınav komisyonu, kursiyerleri tespit etti. Kursun her türlü ihtiyacı, vilayetçe karışlanıyordu. Belletici ve yöneticiler dâhil. Kursiyerler engellerine göre hazırlandı. Oturarak yapılabilecek işler, ayakkabı yapımı, terzilik gibi. Ayakta yapılabilecek işler marangozluk, berberlik gibi.

Beceri kursu öyle başarı kazandı ki ünü ili, ilçeyi aştı Ankara’ya kadar uzandı. İl okullarının sıralarını yenilediği gibi çevre illere de gönderdi. Ayakkabı esnafı şikâyet etmeye başladı. Kârımız engellendi diye. Yazıcıoğlu’ndan sonra gelen valilerin ilgisizliği, beceri kursunun kapısına kilit vurulmasını getirdi. Bir törende engellilerin ağzından yazdığım şiirden hayli etkilenen Yazıcıoğlu, gözyaşına zor hâkim olmuştu:

YAZICIOĞLU

Bir tarafa atılmıştık

Buldun bizi yazıc’oğlu

Umudumuz kesilmişti

Gördün bizi Yazıc’oğlu

 

Elim var ayağım nâçar

Beni gören benden kaçar

Yazıc’oğlu kucak açar,

Buldun bizi yazıac’oğlu

Gördün bizi yazıc’oğlu

Özcoşan öğretmenimin anlatılarının hepsi bu sayfalara sığmaz. Kendisine teşekkürlerimle beraber bundan sonraki hayatında sağlık, huzur ve esenlikler dilerim.

(Rasim CANBOLAT)