AŞK DERDİYLE HOŞEM

AŞK DERDİYLE HOŞEM

                İnsan ruhunun engin derinliklerindeki güzellikleri keşfetmek, hiç de kolay olmasa gerek… Yarım asrı çoktan devirmiş ömür sermayesinin kim bilir hangi safhalarında defalarca bu gizemli dünyayı keşfetmek için yola çıkmış, çıktığım bu yolda zaman zaman zirvelerin eteklerine kadar uzanmış, orada bir görünmez elin elimden tutmasıyla, uçsuz bucaksız vadilerde, dilediğimce ve biteviye geceler ve günlerce kanat takıp uçmuşumdur…

Beden kafesinde mahkûm olan gönül kuşunun, ruhumuzun uhrevi zindelik ve incelikleriyle bezeyerek sessizliğin ve suskunluğun denizlerine doğru kimsenin bilmediği, kimsenin duymadığı mekânlara doğru yolculuk yapmak kim bilir anlayanlara; anlamasını bilenlere, sevmesini bilenlere, varlığın öte yakasındaki ulaşılmaz beldelerde cennet kokularıyla buluşmanın ne kadar güzel olduğunu nasıl izah etsek acaba? Diye kim bilir kaç kez kendime sormuşumdur… Böyle anlarda kendimi yokladığımda hep yarı sarhoş, bir garip mecnun misali, yerde gökte O’ndan başka hiçbir şey olmadığını; her şeyin, yeni bütün mevcudatın O’nun aşığı olduğunu büyük bir vecd hissetmişimdir.  

O anlarda kendimi adeta Fuzuli’nin:

“Aşiyan-i mürg-i dil zülf-i perişanındadır 
Kanda olsam ey peri gönlüm senin yanındadır

Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır…” şiirindeki manayı

yaşayan Mecnun gibi görmüşümdür ve “Başkasını bırak, sen kendi nefsini terbiye et önce avanak!” diye, dert edinmişimdir.  

Geçtiğimiz gün, hem görür gözümüzün hem de gönül gözümüzün vakıf olduğu iki olayı naklederek takdiri size bırakmak istiyorum.

         Etrafı yemyeşil ormanlarla kaplı küçük bir gölün kenarındayız.  Cıvıl cıvıl öten kuşların, meltemsi esen rüzgârın, gökte gezinen pamuk vari bulutların seyriyle meşgulüz...  Bir anda her şey sustu, derenin çağlayanı, esen rüzgâr,  ağaçların hışırtısı, bir ağaçkakanın tıkırtısı,  süt ineklerinin kelek sesleri, köpeklerin havlayışları, yer, gök, dağ ve göl her şey sustu… 

Kendimizi gölgenin serinliğine bıraktık, bir şeyler bekliyoruz. Bir işaret, bir ses, bir kıpırtı… Derken gürgen ağaçlarının içinden tiz bir ses, bir şeyler çağırıyor gibi yükseldi. Yanımdaki delikanlıya sordum. “Bu ses nedir?” diye.

“Doğan yavrusu!” Diye cevap verdi. İşte tabiat yeniden canlanmıştı. Her şey yeniden başlamıştı kendi terennümüne… Bir doğan yavrusunun sesine, iki ses daha eklendi. Annesi ve babası havada kanat çırpmaya başladı… Kuşlar kendi melodisiyle meşgul... 

Akşam gölün yüzünde ışıklar kendi yansımalarıyla oynaşırken; birden küçük bir yılan ortaya çıktı. İki küçük ördek yavrusunu kovalıyordu. Ha yetişti yetişecek, içim içime sığmıyor.  İki yavru ördek yılanın avı olacak, diye… Taş mı atsak, bağırsak mı, eskilerin deyimiyle teneke mi çalsak... Yoksa bir ateş yakıp gölün içene mi atsak…

Çaresizce öylece bir nice zaman bekledim. Ne gözlerimi, ne içten içe acıyan gönlümü oradan alamadım.  Ördek yavruları kaçtı, yılan kovaladı. Yılan kovaladı, ördek yavruları kaçtı. Sık ağaçların dibine geldiklerinde, olan oldu. Olanda olacak olana da şaştım kaldım... Birden ördek yavruları döndü. İkisi birden yılana saldırmaya başladı. Yılan ne yapacağını şaşırdı. Bu defa o kaçmaya, yavrular kovalamaya başladı. Yavrular kurtulmuştu. Kendi kendime güldüm, hatta hayıflandım.

 Yukarıda gürgen ağaçlarının tepesinde doğan yavrusu hâlâ annesini çağırıyordu. Ya da annesini koynunda olmanın, yumuşak tüylerine başını koymanın rahatlığının ninnisini söylüyordu.

Gece boyu hiç susmadı o yavru...

Biz de uymadık, yıldızlarla birlik dinledik sessiz yakarışını...

Dedim ya, gören göz, sezen gönül olduktan sonra her zaman “ Aşk Derdiyle Hoş” değil miyiz?...