ZEKERİYA YILMAZ ve BİR TRAFİK KAZASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 

ZEKERİYA YILMAZ ve BİR TRAFİK KAZASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 

2018 Tokat’ın Enleri programı için İstanbul’a davet edildiğimde salon hıca hınç doluydu. En fazla 10 dakikalık bir görüşme yapabildik Zekeriya Yılmaz’la. Bayram Güvercin ve Zekeriya Yılmaz 15-20 yıldır canhıraş bir çabayla Tokat’ı İstanbul’un ve Türkiye’nin gündeminde tutmak için mücadele veren iki çağdaş serdengeçti. 10 dakika içinde anladık birbirimizi. Halis niyet, inanç ve enerji gözlere yansımıştı. O günden sonra telefonla veya yüz yüze sürekli görüştük. Bütün konuşmalarımız Tokat ve Türkiye için neler yapabileceğimiz üzerineydi. Asla beklemediğim bir birikim ve kültürel derinlikle karşı karşıyaydım. Büyük şirketlere danışmanlık yapan, Tokat için reform niteliğinde fikirler geliştiren, bununla da kalmayıp fikirlerine eylem katan aksiyoner bir adam Zekeriya Yılmaz. Kendime çok benzettiğim yönleri var. “İmkânsız” kelimesinden nefret ediyor. Her meseleye çözüm noktasında bakıyor. “Bu yeterli” cümlesini asla kabul etmiyor ve “daha iyisi var” felsefesine göre düşünüyor, üretiyor, görüşüyor, ufuk açıyor, yol gösteriyor; gösterilen yolları büyük bir ciddiyetle takip ediyor.

            Toplumda örneğine az rastlanılan iki vasfın üzerine kurmuş kişiliğini: iman ve aksiyon.

            Üç- dört gündür yine Tokat’taydı. Yoğun talepler üzerine ilk defa TOKAT’IN ENLERİ programını Tokat’ta yapmaya çalışıyor. Her gün görüşmeden görüşmeye koşuyor. Program hazırlıkları için ince eleyip sık dokuyor. Programın yapılacağı salonu kontrol ettikten sonra başka bir görüşmeye giderken DİMES kavşağında kırmızı ışıkta hızla geçen bir minibüs otomobillerine sağdan vuruyor. Haberi duyduğumda elimdeki çay bardağını bırakıp Devlet Hastanesine koştum. Dört kaburgası kırılmıştı. Gözlerine baktım. Toplumun yüzde doksanında gördüğüm “değer mi kardeşim, milletin derdi sana mı kaldı” pişmanlığından küçük bir ışık aradım, yoktu. Aynı tebessüm, aynı inanç ve aynı kararlılık. Kazayla ilgili 3-4 cümle kurduktan sonra mevzu hemen yine Tokat oldu. Neler yapılabilir, hangi alanlarda memlekete hizmet üretilebilir, iyi niyetli ve vizyon sahibi insanlar nasıl bir araya gelebilir, gibi konulara döndük. Zor nefes alıyordu ama hâlâ milleti ve memleketi düşünüyordu.

-Yorma kendini abi, dedik.

-Ölüm mukadderdir. Ha üç gün önce, ha üç gün sonra. Biz bu hayata kattıklarımızdan sorumluyuz. Her nefesimizde memleketi, milleti, devleti düşünmek zorundayız. Onun için benim adıma endişelenmeyin, ben huzurluyum, diyordu.

            *          *          *

            Ne kadar az yetişir böyle insanlar. Hayatını bencilce yaşayan, küçük dünyalarını büyük zanneden kıt görüşlüler tarafından ne kadar fazla küçümsenir böyle insanlar. “Başka işin gücün yok mu?” diyerek işsiz güçsüz zaman öldürenler tarafından ne kadar fazla gereksiz görülür bu mücadeleler. Sıradan ve pasif insanlar aslında sıra dışı ve aksiyoner insanların üretimlerinden tırtıklayarak bir hayat yaşarlar. Onların bina ettiği yapılarda nefes alırlar. Onların açtığı yolda yürür, onların hazırlayıp sunduğu güzelliklerden istifade ederler. Hatta çoğu zaman idealist insanların yoluna engel koyarlar; onların başarısız olmalarını için için beklerler. Bilmedikleri bir şey var. İdealist insan insanlardan bir şey beklemez. O, mükâfatı Allah’tan umut ederek kullara hizmetkâr olur. İhanet veya nankörlük gördüğünde Allah’ın samimiyetine ve adaletine sığınır. Bu kadar yoğun tempoyla bir yerlerde ölmek mesele değildir. O, nefes almasına rağmen ruhu ölmüş olan insanlardan olmaktan korkar.

            Çok ciddi bir kaz geçirmişti ama Zekeriya Yılmaz’ın gözlerinde derin bir huzur, müşfik bir tebessüm vardı. Galiba yaşamın kendisinin veya uzun olmasının bir anlamı yok. Ona anlam katan biziz ve bizim yaşam biçimimiz.

 

            Şimdi böyle insanlara destek olalım ve güzelliklerde payımız olsun ki hayatımız anlam kazansın diyeceğim de “Aman heeri hoca, boş ver.” Cümlelerini duyar gibi oluyorum. Onun için susuyorum.