YOL GİDENE YOL GEREK...

Zaman, bir akşam derinliğine yol alırken kendi yazılarımın tatlı hüznünde geçmişten geleceğe yol alıyorum...

            Biliyorum, yolların geçmişi de, vakti de, yarını da karlı dağlara götürecek beni...

Sessizliğin doruğunda duygular titreşime geçecek, bir yudum sevgiye hasretin bilinmezini kar sularına bırakacağım... Adı konmamış tatlı dakikaları yaşayacağım önce, bir çift göze kaçamak akacağım... yüreğim korkular içinde kelimelere talimatlar verecek, yutkunacak da, yutkunmanın kelimelere yansıdığı dakikalara sığınacağım...

Bir zamanlar bağlarla çevrili bu küçük Anadolu şehrinde yaşamanın tatlı ve tatlı olmayan günlerinde konukların gelişini izleyeceğim sessizce... Yurt içi ve yurt dışından gelen bu güzide, kültürlü ve aktif insanları ağırlamak, onları mutlu etmek bir başka mutluluk olarak yüreğimin derinliklerinde türkü söyleyecek...

Kim bilir toplantı, panel, sempozyum, şiir şölenlerinde karşılaşıp merhabalaşıp, tanıştığımız, birkaç gece sohbetle sabahladığımız gönül dostlarının bıraktıkları güzellikleri koyacağız şehrin caddelerine...

Öylesine bir vaktin, öylesine  anlarında tanıştığınız çok özel dostlar...

O an ve sonrasının kendiliğinden yıllara uzanışında bir kutlu davanın kendi burukluğunu yaşarsın... Yıllar öncesinden tanış olma muhabbetiyle hemen oracıkta bir çok güzelliği sessizce yaşamaya başlarken sessizce… Sevda ülkelerinden uzakta…

Bu bir doku uyumu... bu  aynı duyguları yaşamanın zamana mührü... Damarlarda dolaşan asil olan ne varsa hücrelerde kardelen oluşu…

Bunlar yaşanır, hissedilir ve dokunur...

Gerisi... gerisine müdahaleye gerek yoktur...

Beden dilinizin ifadelerinde, titreşiminde ne varsa sizi yüreğinize götürür...

“Tokat bir bağ içinde / Gülü bardağ içinde/ Tokat’tan yar sevenin/ Yüreği yağ içinde.”

Dörtlük kendi istikametinde yürümeye devam ederken, bir başkent akşamının serinliğinde sesli ve sessiz duygular yaşanır...

Kâh mutlu, kâh utangaç, kâh Bakü muhabbetinin rahatlığına sığınır, o anı yaşamanın güzelliğini masaya misafir eder, bir deste Har-ı Bülbül’e bir keklik sekişince yaklaşır, bir adım ileri, iki adım geri, gider gelirsiniz...

İki binli yılların başında Baku sahilleri ancak bu kadar güzel olabilir diye düşündüğünüz Devlet lojmanları balkonunda dakikaları saatlerle buluşturur, Bahtiyar Vahapzade üstadın yüreğinde neyi varsa paylaşmanın yaşanmamış mutluluğunu yaşarsanız.

Kaç kez oturduk, kaç kez yüreğinin bana aktığını hatırlamıyorum. “Bakü Türk Büyükelçiliğinden kendisini ziyaret edilmesi hassasiyetini sürekli dile getirirdi.” İsterdi ki hepsiyle tanış olsun, dost olsun. Ben buradayım dediğim zaman bana derin derin bakarak “sen benim oğlumsun” derdi.

Düne uzanışın derinliklerinde Cengiz Aytmatov’la  bir Bilkent akşamının unutulmazında sohbet akışının süsleyen “Gün olur asra bedel ve on bir yıldır genel yayın yönetmeliğini yaptığım KüMBET ”ve  Nobel Barış Ödülü… Türk dünyasının yüzeysel çizgilerine oturuşunun yanına Rus tanklarının Bakü Azatlık meydanında kardeş gençlerin üzerine yürüdüğü dakikalarda Bahtiyar Vahapzade’nin kendisini aradığını bildiğimi,  kırgın olduğunu her sohbette dile getirdiğini ” söyleyemedim. Bakü’de düzenlenen 11. Hazar Şiir Akşamları tertip komitesinde olduğum ve Türk Dünyası Şiir Ödülü verdiğimiz, kendisine evde konuyu açtığımızda Ahmet Tevfik Ozan, Elçin İsgenderzade, Tamilla Abbashanlı’da biliyor ki huzura aktı, gururla baktı balkondan Hazar sahillerine, oradan Önce İstanbul’a uzandı sonra alabildiğince güneşe uzandı.

Türk dünyası Bakü’de toplanıyor… Küçük Hazar dalga dalga Büyük Hazar’la bütünleşiyor.

Üstat’la son zamanlarında en çok Elçin İsgenderzade ve Tamilla Abbashanlı ile beraber defalarca görüştük… Üstadı dinledik dinledik…

Türkiye’de yayınlanması için vasiyet ettiği iki yazıda vefatından sonra Kümbet’te yayınlandı.

Biliyorum, zora talip olmak zordur... Bitmez tükenmez yolların bir garip yolcusu olmaya niyetin; bir arkadaşın, bir dostun katılmasına ne kadar ihtiyacın olduğunu bildiğin halde, halleşmeye, dertleşmeye, yüreğini avuçlarına alıp masaya koymaya çekiniyor olmanın usul usul yürüyüşüne el atmak kol kanat germek zorunluluğunda zoru yaşamakta zordur...

Kim bilir gecenin ortası da olsa aklına düştü mü bozkıra akışın tanımını yapmakta onun için zorlanmıyorum. Yerimde duramadığın saatlerin saniyelere teslimiyetinin altındaki dakikaların çığlığı, haykırışı, söz alışı budur işte.

Bir harika ses, bir fark, nefis bir usta, güzel bir tazeliğe kendini kapatıyor, saatlerce halk müziğinin güzelliğini ustasından dinliyor, dinledikçe ona koşuyor, koştukça yüreğin titreşime geçiyor

Musul kıyısında güneş yanmışlığıyla nefes nefese kalışım, Karabağ  siperlerinde  Vahit olup şehit oğluyum diyebilen bir genç yüreği, dik duruşu, ufuk bakışı alkışlıyorum.

Zaman zaman yılların derinliğinde sakladığım, hiç kimseye göstermediğim, sunmadığım ne varsa paslanmış mı,  küllenmiş mi olduğunu dahi bilinmez  yüreğin sevgi adına ne varsa harekete geçtiğini hissediyor, rahatlıyorum...

Sonra... üşüyor... donuyor... yaşadığın şehirde mevsim üstü sıcaklar etrafı ısıtırken sen titriyorsun, ellerin hareketsiz, ayakların uyuşuk, gözler matlaşmış, günler gecelerle bütünleşmiş, lakin sen yanıyorsun.... yanıyorsun da bir bardak suya uzanamıyorsun...

Çamurlu, tozlu, taşlı yollarda beraber yürümek için bir dert ortağı, bir sırdaş ya da ömür boyu sürecek bir dostluğun gönül evine girmesini istiyorsun...

Biliyorum... gerçek dostu arıyorsun... üzüntüleri, sıkıntıları yada günü birlik oluşan ne varsa anlatabileceğin, paylaşabileceği,  derinliğini zamanın tayin edeceği bir dostluk...

Akşam karanlığının göle akışından Bakü akşamlarına ulaşıyor, şehrin ışıklarını teslim almış sulara gıpta ile bakıyor, bulutların gökyüzünü teslim aldığı bir Gölbaşı akşamında güneşe sefere çıkıyorum...

Bu öylesine bir sefer ki yürüyorum gece gündüz... Çağın bütün teknolojisinden faydalanarak uçuyorum... Önce Bakü.... Almata, Taşkent, Bişkek, Kerkük, Musul, Bahçesaray, Girne bitmeyen muhabbet, bitmeyen hasret, bitmeyen sevdalarla Balkanlara rotayı çeviriyorum... Selanik, Gümülçine, Üsküp, Ohri, Köstence, Kırcaali  ve tatlı bir uykuya dalıyorum... Geceyi ve gündüzü birbirine karıştırıp huzura ve bir damla gözyaşına teslim oluyorum...

Bir Milletin tarih derinliğinde geniş, bitmek tükenmek bilmez tahlilini yapıyorum gönül dostlarıyla... Saydığım ve dahi saymadığım bütün başkentlerde kardeşler, dostlar ve arkadaşların varlığı, yakınlığı bir başka güzelliğin vakte mührünü tutuyorum avuçlarımda...

Bir zamanlar vali gönderdiğiniz yerlerde büyükelçilerimizin varlığıyla güven tazeliyor... Hemen hemen hepsinde kan ve gönül bağımızın varlığı... ortak tarihimiz ve kültürümüzün varlığı mevsimi ısıtıyor kendince...

Hangi âşık vardır ki Bağdat’ı bilmez...

İsimlerini nerede, nasıl duyuyorsam duyayım yüreğimi titreşime geçiren, on sekiz yaş toyluğunda aşka yürüdüğüm şehirler... Nerede, nasıl, hangi mekânlarda beraber olursanız olun hemen kaynaşmanız, nabızların beraber atışına engel olamadığınız, o kadar çok ortak noktalar var ki işte geceyi ve gündüzü birbirine karıştırıp sizi uçuşa geçiren nedenlerin hepsi bir arada...

Bir tarafını dağa vermiş... tepeden baktığınız da gözünüzü, gönlünüzü okşayan gönül dostlarının yaşadığını bildiğiniz şehirler...

“Bu Yurt Mene Tanış Gelir ” diye dillendirdiğiniz cümlenin bir adım ötesi, bu şehirler ve içindeki yaşayanlar hep tanış gelir...

Dağlardan şehirlere inen sular, onca sıcağı serinleten ve şehrin ortasında doğal harikaları bir taş köprüyle süsleyen ninemin dudaklarına hasret türküleriyle konan şehirler...

Kardeş coğrafyayla gönül coğrafyamın yüzde yüz örtüştüğü benim dünyamın her köşesinde hüzün çiçeklerin esintilerle ulaşan öyle çok problemleri var ki…

Çok güzel gelişmelerin son günlerdeki akıntılarını okuyucularımla da paylaşmak istiyorum.

1992 senesinde Türkiye’nin girişimleri ile başlayan Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet

Başkanları Zirveleri sırasıyla İstanbul’da (1994), Bişkek (1995), Taşkent (1996), Astana (1998), Bakü (2000), İstanbul (2001) ve Antalya’da (2006) gerçekleşmişti. 2-3 Ekim 2009 Nahçivan zirvesi ile birlikte on yedi yılda ancak 9 kez Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Zirve toplantısı yapılabildi. 16 Eylül 2010 İstanbul 10. zirve.

            Ve 60 maddelik biliri.

Dosta huzur, mutluluk ve güven, düşmana korku salan bir zirve.

3 Ekim Günü Ankara'dayım ve Avrasya Yazarlar Birliğinin Daveti üzerine Türk Dünyası Günü'ne katılıyorum. 

Mutluyum. 
            Yol gidene yol gerekse…

Çınar gölgelerindeki çeşmelerin hazine değerindeki derinliğe tarihten bir nefes, bir damla mutluluk, birkaç yudum su, bir kaç damla gözyaşı aldığınız dokunun ayakta dimdik duruşundaki muhteşemliğinde onca yorgunluğu üzerinden atış...

             Bir Tokat akşamının gönül penceresinden ufukların ardına yaptığınız ışık hızıyla yolculuğun kardeş mekânlardaki bıraktığı iz, sevdalanmış yüreklerdeki heyecanı anlatmaya kelimelerin zorlandığı dakikalara uzanışı, ateşin koruna ulaşmış bir yangının perde perde yükselişine eş değer...

            Vakit titremek ve öze sıkı sıkıya sarılıştadır.

            Güneş bulutların ardına düşmeden.

            Türkü anlamak için türkü dinlemek gerek.

 

           

Yol gidene yol gerek

Yolda can, cana yar gerek

Yola gül, güle bülbül

Yaren olup soy gerek.

 

Boya soy olanlar

Selam sizlere.

 

Eli dağ, yüreği dağ, kalemi dağ olanla,

Bir sevda türküsüne vurgun olanlar...

Selam sizlere...

 

Canı dağ, cananı dağ, ufku dağ olanla,

Gönül çeşmesinde bir damla  olanlar...

Selam sizlere...

 

Osman BAŞ