SIRA GECESİ

SIRA GECESİ

Halfeti dönüşü İbrahim:

                Akşam yemeğimizi sıra gecesinde yiyeceğiz. Hem yemek yer hem eğleniriz. Gitmek istemeyen var mı? kimseden ses çıkmayınca demek ki gidiyoruz diyerek yola düştük.

                İkinci katta ahşap, genişçe bir oda gece için hazırlanmıştı. Kapıda davul zurna ile karşılandık. İçeri girince duvarların dibi U şeklinde minder ve yastıklarla döşenmiş. Önlerinde birer sehpa. Yemekler bu sehpalarda yenecekmiş. U’nun açık ucu sahne olarak tasarlanmış.

                Önce hanımlar otursun istedik. Son sıraya da eşimle biz iliştik. Görevlinin biri bizim de guruptan mı olduğumuzu sordu. Evet, yanıtı üzerine “O sehpa, başka konuklara ayrıldı.” Ben atıldım “Peki biz nereye oturacağız?” “ siz de arkadaşlarınızın karşısına oturun” tepemden kaynar sular döküldü.

                Ben yastığa yaslanarak bile düz yerde oturamam. Bunlar, düz yerde dayanaksız oturmamı istiyorlar. “Ben anlamam arkadaş, oturduğum yerden kalkmam. Konuklarınıza siz başka yer bulun”.

Bir yandan da düşünüyorum. Konukları gelir de kalkmak zorunda bırakılırsam, burada durmam. İbrahim çağırsın bir taksi, bizi otelimize yerleştirsin. Lanet olsun sırasına da gecesine de… Zaten yorgun ve uykusuzuz dün geceden beri…

                Nihayet elemanlar geldi: davul, zurna, bağlama ve solistten oluşan saz heyeti yerini aldı. Onlar çalıp söylerken yemekler de dağıtılıyordu. Yemekler gelince yaslandığım yastığı ikiye katlayıp altıma iskemle yaptım. Aksi halde kavuşup tabağa yetişemezdim ki…

                Yemekten sonra iskemleme yaslanıp yumuşak minderde ayaklarımı uzattım. Çiğ köfte gelince bile doğrulmadım. Şimdiye kadar çiğ yemediğim için karnım ağrımamıştı. Bu yaştan sonra da karnımı ağrıtmaya hiç niyetim yok.

                Zaman ilerledikçe gelen giden de yok, sinirim de yatışmaya başladı yavaş yavaş. Arkadaşlarıma baktım türkülerin ritmine uyarak eğlenceler dorukta. Bir ara İbrahim oyuna kalktı. Yanına yaklaşıp şaklabanlık yapan davulcuya bir ellilik uzattı. Arkadaşlardan biri, Avusturya’daki oğlunu solist ile konuşturdu. delikanlının isteği seslendirildi.

                Solist de bayağı dilbazmış doğrusu. Hocam, nasılsınız diye bana yöneldi. Mesleğimi sordu. Edebiyat öğretmeni olduğumu söyleyince “Öğretmen olduğunu tahmin ettiğim için hocam diye seslendim dedi.” Arkadaşlarım bir şiir okumamı istediler. Sesimin kısıklığını belirterek özür diledim.

                Yetmedi davulcu geldi. Güm güm, burnumun dibinde vuruyor davula... Aldırmadığımı görünce davulu yan tutup üstüne bir miktar su döküyor, altından vurdukça damlalar yukarıya yukarıya sıçrıyor. Buda sökmeyince su yerine ispirto kullanıp ateşliyor. Baktım olacak gibi değil, bir yirmilik uzattım da kurtuldum.

                22 kadının yanında bir erkek görünce beni paralı sandı. Bende para ne gezer? Emeklinin parası mı olurmuş? Oysa hanım arkadaşlarımızın içinde ne varsıllar var, ne varsıllar… Yol boyunca yaptıkları ikramlardan belli oluyordu. Davulcuya diyorum “Benim öğretmenliğimi bileceğinize para analarını bilseydiniz ya…”

                Eğlence bitti. Herkes doya doya eğlendi. Yumuşak minderin üstünden kalkmak da zor oluyor arkadaş. Kepek karda debelenmek gibi… Ayağa kalkarken elim boşa gitti. Yüzükoyun düştüm minderin üzerine. Gevşek zeminin azizliği işte. Yanımda oturan Adanalı delikanlı, kaptığı gibi kaldırdı beni ayağa. Ama neyleyim ki, karizma çizildi bir kere…

                Otelimiz, İbrahim’in dediği kadar varmış. Otellerimiz beş yıldızlı diyordu.