TOKAT GAZETESİ

BEŞ KİŞİYE BİR TEK

BEŞ KİŞİYE BİR TEK

 

1960’lı yılların ilk yarısında Ankara Gazi’de öğrenciydim. “Köyden haber var mı?” diye ara sıra uğrardım Bol paça’nın kahvesine. Köyde kuş uçsa duyulurdu. Çünkü her gün giden gelen olurdu. Hatta askerlik yoklaması gelen gençlerimiz bile kahvenin pencere camında ilan edilirdi.

                Köylümüz ve komşu köylülerimiz köydeki işlerinden fırsat buldukça yorganını sırtladığı gibi soluğu Ankara’da alırlardı. Akşam paydosu sonu işten dönenler ya da Hergele Meydanında uzun süre bekleyip iş bulamayanlar, Yenidoğanda’ki Bolpaça’nın kahveye sığınırlardı.

                İş bulanlar, paralarını alabilmişlerse kahveye birkaç kuruşla dönerdi. Bulamayanlar ise her gelene mayıl mayıl bakarlardı. Çünkü kahvede çay da on beş kuruştu, WC’de. Adamın biri iyice sıkışmış, bir tanıdık bekliyor. Çay önemli değil de bir WC parası denkleştirebilse… Kahveye bir tanıdık girince sevinçten gözleri parlar hatta çıkışır bile, bekleyen. “Nerde kaldın Ahmet, nerdeyse altıma yapacaktım, be!”

                Bol paça’nın kahvesine giren densizin biri, “Herkese bir çay!” diye seslenmiş. Çaylar içildikten sonra kendi parasını verip gidiyormuş. Kapıda yakalamışlar. “Bizim çay paraları ne olacak?” “Bana ne? Herkes parasını ödesin” “Senden çay isteyen mi vardı?” “İçmeseydiniz…” Hadi bakalım. Buyur buradan yak…

                Köylülerim geceleri ya şantiyenin amele çadırlarında ya da beş altı kişinin kiraladığı Mahmut’un ora gibi bir göz odada geçirirlerdi. Bunlar gibi bizim birinci kattaki daireyi beş kız öğrencinin kiraladığı söylenmişti. Kapılarının önünden ayakkabı kokusundan dolayı burnumuzu tutmadan geçemediğimiz dairenin kapısında ayakkabı sayısının bazen dokuz çifte kadar çıktığı da olmuyor değil hani.

                Bir göz odada kalan köylülerimizden birisinin anası gelmiş ziyaretine. Akşam,”Ana demiş, ışığı karart da yatalım gari. ”Elektriği belki de ilk kez gören kadıncağız, ışığa üfleye üfleye yorulmuş. “Ulan demiş, şu içine ettiğimin ışığı nası garalıyosa garaldın da yatah. Diğerleri yorganları başlarına çekmiş kıs kıs gülüyorlarmış.

                Köyümüzde ağırlıklı olarak, arpa buğday gibi tahıl üretilirdi. O yıllarda ne traktör, ne fenni gübre, ne de çeşitli tarım ilaçları vardı. Çiftçimiz, Hititlerin kullandığı kara saban la ekerdi. O şartlarda doğal olarak ürettiği ile kışlık yiyeceğini ve de seneye ekeceği tohumu denkleştirebilmişse kendisini başarılı sayardı. Hane halkının giyeceği, çocukların okul ihtiyacını karşılamak için tek çare, harmandan kalkar kalkmaz amelelik yaparak üç beş kuruş kazanabilmek için Ankara’nın yolunu tutmaktı.

                Yıl boyu ailece çalışıldı. Sonuç? Elde yok avuçta yok. Allah, kimseyi açlıkla terbiye etmesin. “Aç adama dokuz yorgan örtmüşler, yine de uyuyamamış.” Ondan sonra şair türkü söylesin dursun: “Beş kişiye bir tek ekmek, yetsin diyom yetmiyo ki…”

                O yıllarda buğdayı buğdaya katık yaparak sürdürürdük, hayatiyetimizi.

YORUMLAR

    Bu yazıya henüz yorum eklenmedi.

Köşe Yazısını Yorumla

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.İşaretli alanların doldurulması zorunludur. *


Tartışma Başlat