TOKAT GAZETESİ

CANIM ÇOCUKLARIM

CANIM ÇOCUKLARIM

 

Ulu ağaç dalı ve yapraklarıyla gürlermiş. Sizi dallarım, torunlarımı yapraklarım olarak görüyorum. Bu yazıyı yetersiz de olsa inancımızla ilgili ufak tefek bilgi vermek için yazıyorum.

                İnsanlar, ne anasını- babasını,  ne de doğum yerini seçebilirler. Doğduğunda çocuğun hiçbir şeyden haberi yoktur. O, büyüdükçe ailesi ve çevresine göre şekillenir. Ben Alevi inançlı bir köyde doğmuşum. Belli bir yaşa kadar ailemin ve köyümün kültürüyle yoğrulmuşum. Kente gelince bilgim görgüm artmasına rağmen köyden aldıklarım, hafızamdaki yerini hiçbir zaman terk etmedi. Yaşantım, maddi olanaklarım, köydekilerle kıyaslanamayacak kadar olumlu yönde değişmesine rağmen yine de köyüm aklıma geldikçe burnumun direği sızlar…

                Bir ilahiyatçının, “Alevilik, Anadolu insanının Müslümanlığı yorumlayışıdır.” gibi bir cümlelisini anımsıyorum. Müslüman olmadan önce Türkler, kadına daha çok önem verirlerdi. Kurultaylarda han kadar hatunun da sözü geçerdi. Alevi ibadet şekli olan cemlerde, erkek ve kadınlar bir arada bulunurlar. Yıllar önce öğrenciyken bir Kapadokya gezisinde Hacı Bektaşi Veli türbesini ziyaretimizde görevlinin şu açıklaması dikkate değerdi.

                “-Erkek kız ayırımı gözetmeden geziye çıkmışsınız. Bu, Atatürk Devrimleri sayesinde gerçekleşti. Biz cem ibadetlerimizi cinsiyet ayırımı gözetmeden hep beraber yapıyoruz. Atatürk’ün yirminci yüzyılda gerçekleştirdiğini Hacı Bektaşi Veli, on üçüncü yüzyılda uygulamıştı.”

                Ben köydeyken uzun kış gecelerinde her gün değilse bile, gün aşırı cem olurdu. Özellikle Cuma akşamı mutlaka yapılırdı. Cemler kış boyunca sürer, ilkbaharda sona ererdi. İlkbaharla beraber, “Çiğdem bitti, dede yitti.” denirdi. Öyle ya ilkbahardan kışa kadar köylü işiyle gücüyle meşguldü. Akşam yemeğinden sonra yorgunluktan ağzı açık kalan insan bir an önce yatağına girmeye can atardı…

                İbadetin de bir münasip zamanı olmalıydı, değil mi ya?

                Cem, bir dedenin yönetiminde cemaatin katılımıyla yapılır. Cemde on iki hizmet yürütülür. Her hizmetten sonra dede Türkçe dua eder, cemaat âmin anlamında “Allah Allah!” der. On iki hizmetin hepsi anlamlı, Allah için yapılır ama ben en çok görgü ve müsahiplik olaylarını severdim. Müsahiplik, bir birleriyle iyi anlaşan iki kişinin gönüllü olarak arkadaş olmasıdır. Buna yol kardeşliği de denir. Yol kardeşi kan kardeşinden daha üstündür. Çünkü ikisi birbirine emanettir. Birisi suç işlerse, cezasını ikisi birden çeker. Bu bakımdan ikisi de yanlışlık yapmaması için birbirini kollar, gözetir.

                Görgü olayına gelince aleviyim diyen kişi senede bir gün, müsahibiyle birlikte toplum huzurunda dede tarafından sorguya çekilir. Varsa ufak tefek suçu, orada çözümlenir. Katillik, ırz düşmanlığı gibi büyük suçların görüleceği yer zaten mahkemelerdir. Büyük suç işleyenler, düşkün sayılır. Düşkünler, ceme giremedikleri gibi davarı davara, sığırı sığıra katılmaz.

                Bir dedenin şu tespiti halen kulağımdadır: “Cemimize hırsız, katil, ırz düşmanı gibi eğri adamlar giremez. Oysa camide yanınızda namaz kılan bir katile müdahale edemezsiniz”.

                Bir yazısında Zülfü Livaneli, Hacıbektaş hapishanelerinin boş kaldığını yazmıştı.

                Sevgili çocuklarım,

                Şehir yaşantısında cemden cemaatten şartlar gereği hayli uzak kaldık. Özellikle Dersim tartışmalarından sonra Alevilik daha çok merak edilir oldu. Bu konuda yetkili değilim ama yine de ucundan kenarından bildiğim kadarıyla sizleri aydınlatmak ihtiyacı hissettim. Yanlışım varsa bilenlerden özür dilerim… Tamamlayıcı bilgilere her zaman açığım.

                Sevgiyle gözlerinizden öperim.

YORUMLAR

    Bu yazıya henüz yorum eklenmedi.

Köşe Yazısını Yorumla

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.İşaretli alanların doldurulması zorunludur. *


Tartışma Başlat