Sandığa birlikte girebilmek
Sandığa birlikte girebilmek

Üç avcı karlı bir kış günü sarp bir dağın yamacından geçerken fırtına bastırdı. Kar ve tipi her yanı sardı göz gözü görmez oldu. Akşam erken çöktü. Yollarını yitiren avcılar karanlıkta bir ışık fark ettiler. Karlara bata çıka ışığa doğru gittiler. Bahçe içinde bir dağ eviydi bu. Kapıyı çaldılar. Donuyoruz, bizi içeri alın, diye seslendiler. Kapının arkasında bir kadın sesi, kim o, diye sordu. İstanbullu üç avcıyız, yolumuzu yitirdik, sığınacak yere ihtiyacımız var, dediler. Kocam burada değil, dedi kadın, sizi içeri alamam. Avcılar yalvardı. Kapıyı açmazsan burada öleceğiz, istersen silahlarımızı sana teslim edelim, diye dil döktüler.

Kadın kapıyı açtı avcıları ocağın başına aldı. Onlara yiyecek sundu. Avcılar çantalarından bir ayna, bir tarak ve bir çakı çıkarıp kadına hediye ettiler. Hayatımızı kurtardın sana minnettarız, dediler. Kadın hediyeler için teşekkür etti, sonra odasına çekildi. Avcılar ocak ateşinin yanına uzanıp yattı. Çok geçmeden bir ıslıkla uyandılar. Ocaktan sesler geliyor, alevler renkten renge giriyordu. Bacadan bir ışık indi, önlerinde durdu. Işığın içinde yeşil kanatlı bir peri belirdi. Korkmayın dedi peri, ben kader yazmaya geldim. Bizim kaderimizi mi, diye sordular. Hayır, dedi peri, sizin kaderiniz siz doğmadan yazılmıştı. Ben içerideki hamile kadın için geldim. Yakında doğacak çocuğunun kaderini yazacağım. Çocuğun kaderinden söz et bize, dediler. Peri, size söylesem de kaderi değiştiremezsiniz, dedi. Avcılar ısrar etti. Peri gülümsedi ve onlara istediklerini verdi. Kadın bir oğlan doğuracak, dedi, sağlıklı büyüyecek ve yirmi yaşına geldiğinde onu sevdiği kızla evlendirecek. Ama evlendiği gece oğlanı bir kurt yiyecek. Hayır, dedi avcılar, buna izin vermeyiz. Kaderle iddiaya girmeyin, dedi peri ve avcıların üzerine bir toz serpti.

Uykuya dalan avcılar sabah uyanınca birbirlerine rüyalarını anlattılar. Hepsi aynı rüyayı gördüğüne göre bu gerçekti. Ellerini silahlarının üzerine koydular, bu sırrı korumaya ve çocuğun hayatını kurtarmaya yemin ettiler. Kadının bir şeyden haberi yoktu. Ona, artık bizim kardeşimizsin, senden bir dileğimiz var, dediler. Nedir dileğiniz, diye sordu kadın. Çocuğunun düğününe gelmek istiyoruz, düğünü bize mutlaka haber ver, dediler.

Yirmi yıl avcılar için çok zor geçti. Her gün kendilerini düğün gecesine hazırladılar. Zaman gelip, düğün haberi İstanbul’a ulaşınca, silahlarını kuşandılar. Yıllar önce misafir oldukları dağ evine fırtına gibi vardılar. Sadakatle sakladıkları sırrı anlattılar. Yanlarında getirdikleri büyük bir sandığı odanın ortasına yerleştirdiler, damat ile gelini içine koydular. Sandığı yedi zincirle sarıp, kapağına yedi kilit vurdular. Bize uyku yok, dediler ve kazara gözleri dalmasın diye serçe parmaklarını kestiler. Sabaha kadar uğuldayan rüzgârı dinlediler. En ufak bir kıpırtıya ateş ettiler. Günün ilk ışığı ile sevinç çığlığı atarak, başardık, dediler. Önce yedi kilidi, sonra yedi zinciri açtılar. Ama sandığın içinde gelini tek başına ve üstü başı kana bulanmış görünce inanamadılar. Ne oldu, dediler, ne oldu? Gelin kekeledi, ben de anlamadım, dedi, siz sandığın kapağını kapatır kapatmaz ben bir kurda dönüştüm ve sevdiğim adamı yedim. Neden bilmiyorum, ben onu yedim..
***
Burhan Sönmez’in “İstanbul İstanbul” romanında denk geldim bu hikayeye.. Ama yer verme amacı ilk akla geldiği gibi “kaderden kaçılmaz” vurgusu için değildi. O halde devam edelim bakalım ne çıkacak:
***
Bir adam bir kadını seviyor, ama kadın onu reddediyordu. Kadın İstanbul’dan ayrılıp Paris’e gitti, yıllar sonra döndü. Yine karşılaştılar, sarı yaprakların döküldüğü bir çay bahçesinde oturdular. Adam kadının sigarasını yaktı. Vapurları ve Topkapı Sarayı’nı seyrettiler. Kadın nihayet başını çevirip adamın gözünün içine baktı. Mecnun sevgi uğruna çöle düşmüştü, senin çölün var mıydı, diye sordu. Evet, dedi adam, sen yokken bu kent bir çöle döndü. Kadın, bir sabah yatakta yaşlı bir fare olarak uyandığımı görsen, ne yaparsın, diye sordu. Şefkat gösteririm, dedi adam, ölürsen yas tutarım. Kadın yeni bir sigara daha yaktıktan sonra, sana bir hikâye anlatacağım, dedi.
Ve yukarıdaki hikayeyi anlattı..
***
Ardından karakterlerine yorum yaptırır Burhan Sönmez. Kadın adama bu hikâyeyi neden anlattı, diye düşünürler. Beklenen cevap ise şudur: “Kadın adamın fedakârlığının sınırını öğrenmek istiyordu. Hikâyedeki delikanlı sen olsan benimle aynı sandığa girer miydin, diye soracaktı. Sorunu çözmeyi değil sorunla yüzleşip yüzleşmeyeceğini görmek istiyordu.
***
Sevdiğimiz kişinin elbet kusurları vardır, olacaktır.. Öncelik “kusura rağmen” değil, “kusuru çözmek şartıyla” değil, “kusur ile birlikte” olmalı.. Kabullenmek zor olsa da en sağlıklı sonuca bu seçenekle ulaşılır.. Sanırım bu dirayeti gösterebilmekte maharet.

 

Kitabı bana öneren sevgili arkadaşım Ahmet Dündar Yıldız'a teşekkürlerimle.