EĞİTİMDE MÜFREDAT
EĞİTİMDE MÜFREDAT

Milli Eğitim Bakanımız Sayın İsmet Yılmaz eğitimde sürdürülen müfredat çalışmalarının sonuna gelindiğini, bu konuda ki çalışmaların 1000 kişilik bir uzmanlar heyetiyle uzun zamandan beri devam ettiğini duyurdu.

                Ayrıca bu konuda katkı sunmak isteyenlerin görüş ve fikirlerini almak istediklerini bildirdi. Ben bir eğitimci değilim ama deryada bir damla kabilinde de olsa müfredatta yapılacak olan iyileştirmeleri yıllardır sabırsızlıkla ve hasretle bekleyen biri olarak katkı sunmak istedim bu yazımda. Elbette sahada ve işin içinde olmayan biri olarak detaylara ve müfredattaki inceliklere girecek değilim. Daha çok bir Müslüman olarak beklentilerimi, müfredatın dışarıdan algılanmasını genel bir çerçevede ve tarih perspektifi içinde ele alarak düşündüklerimi sizlerle paylaşmak istedim. Konuyla ilgili Eğitim-Bir Sendikasının Genel Başkanı Hemşerimiz Sayın Ali Yalçın Beyin değerli katkılarıyla hazırlanıp basına sunduğu rapordaki bir paragrafla başlamak istiyorum.

                “Türkiye’deki düzenlemelerin, müfredatında ve ders kitaplarında, toplumun temel değerleriyle tezat teşkil eden ifadeler yer almaktadır. Dahası, mevcut eğitim düzenlemeleri, müfredat ve ders kitapları, insanımızın ihtiyaç ve taleplerine de cevap verememektedir. Ülkemizin yakın tarihinde toplumun taleplerine rağmen, demokratik olmayan yollarla eğitim sistemimize sert müdahaleler yapılmış ve bu güne kadar eğitimde vesayetçi anlayış hükümran olmuştur. Bu olumsuzluklara ilaveten günümüzde de, eğitim sistemimizdeki toplum mühendisliğinin menfi etkileri maalesef devam etmektedir. ”Ali Yalçın Beyin açık yüreklilikle ve samimi bir dille belirttiği tespitlere aynen katılıyorum.

                Yeter beklediğimiz, bitsin artık bu oyalanma, kıralım şu emperyal eğilimleri. Kıralım ki eğitimimiz belli bir ideolojinin savunuculuğunu, hayranlığını ve bilinen ilke ve inkılâplarının bekçiliğini yapan, bu asil millete tepeden bakan, geçmişine çelme takan, kurum ve kuruluş ve kişilerin tasallutundan, bağnazlığından kurtulabilsin. Özellikle tabu haline dönüştürülen yakın tarihimiz, gerçekçilik ve hakkaniyet ölçüleriyle yeniden yazılsın. Asıl devrim, devrimcileri devleştirmek değil, gerçek doğruyu, güzeli, iyiyi, adaleti, aileyi, hayâyı, edebi, haklıyı ve Hakk’ı baş tacı edilebilmektir. Unutmayalım ki dünya kurulduğundan beri, taklitçiler, taklit ettiklerinin hep gerisinde ve gölgesinde kalmışlar. Hatta çoğu zamanda taklit ettiklerinin eğlencesi olmuşlardır. Bu yüzden de bizim diye takdim edecekleri düşünce, kültür, sanat, ilim, hikmet, adalet, eğitim, ahlak, aile ve dini kurumları olmamıştır.

                Hâlbuki 1000 yıl insanlığa ışık olan, umut olan, yol gösteren, örnek olan, iyiliği, edebi, hayâyı, iffeti, güzelliği, yardımlaşmayı, dayanışmayı, kardeşliği, doğru sözlülüğü, sabrı, dostluğu, sürekli öne alan düşünceye, sanata, ilme, bilime, inanca, eğitime, ahlaka, aileye ve barışa yüce değerler katan, seküler anlayışın ürünü olan popülizme, marjinalliğe, ve her türlü sapkınlığa geçit vermeyen kadim medeniyetin sahibi ve mirasçısıdır bu aziz millet. Bunca güzellikleri yok sayıp, kadim medeniyet değerlerini ABD'nin ve AB'nin bencil, menfaatçi, fırsatçı, çok yüzlü, nefsinin ve egosunun tatmini peşinde koşan, gelenek- görenek tanımayan, aile yapısını tarumar edip, ahlak anlayışını ve insan sevgisini hayvan, bitki ve tabiat sevgisine indirgeyen bir medeniyet anlayışıyla değiştirmek, bakırla altını takas etmek değil midir? Yıllardır sürdürülen bu durum en büyük ahmaklık ve akıl tutulması değil midir?

                Bu çarpıklığa ve şaşkınlığa bir an önce son verip, kendimize, özümüze, bin türlü musibet, entrika, hile ve tuzağa rağmen, bizi bu güne kadar ayakta tutan, ortak medeniyet değerlerimize hızla dönmektir çare. Irkçı emperyalizmin eğitim yoluyla insanlığın fıtratını dahi bozarak sömürü düzenlerini sürdürmelerini kolaylaştıracak kopyacılıktan kurtulmaktır çare. Faydasız, köksüz, ruhsuz ve teorik bilgiler yerine faydalı, gerçekçi ve gerekli, bilgiler içeren, gerçekten Milli bir müfredata dönmektir çare.

                Dönelim ki, yerine Allah ve Peygamber sevgisini, nefis terbiyesini, vatan, bayrak, millet ve ümmet aşkını aşılayan nefsi, hissi, şeytani, fevri, hırs ve arzulardan arınmış, itidalli, tatlı dilli, yumuşak huylu, hikmetli sözlü, birleştirici, ötekileştirmeden uzak, nefret ettirmeyip sevdiren bir anlayışla hazırlanmış bir müfredata sahip olalım.

                Olalım ki, beklenen, özlenen, imanlı, milli ve dini duygularla coşkulu, ilim, irfan ve ahlak sahibi gençler yetiştirebilelim. Şu hususunda altını çizmek istiyorum. Müfredat derken sadece ilk ve orta öğretimindeki müfredatı kastettiğim sanılmasın. Kastım baştan sona bir iyileştirme ve Millileştirmedir. Doktorundan Mühendisine, Sosyoloğundan İlahiyatçısına, Bilgisayarcısından Uzay bilimcisine, Tarihçisinden Fizik- Kimyacısına kadar her kademedeki insanımıza moral, ümit, aşk, şevk ve heyecan vermelidir yeni müfredat. Aksi halde insanımıza okuma alışkanlığını aşılayamaz, bu gün olduğu gibi kitap okuma yönüyle Japonlardan 250 kat geride olmaktan kurtulamayız. Söz Japonlardan açılmışken şu hususu da belirtmeden geçemeyeceğim.

                Japonya da Üniversitede görevli bir akademisyen, bir yıl içinde yeni bir proje üretememişse okulla ile ilişkisi kesilir. Bir an önce insanımızı kopyala-yapıştır kolaycılığından, TV karşısında günde 6 saat geçirme hastalığından ve eğlence dünyasının esiri olmaktan, kavmiyetçiliğin bölen ve küçülten etkisinden kurtulup, ortak inancın bütünleştirip büyüten güzelliğine ve vakit nakittir anlayışının mükemmelliğine kavuşmak için teşvikli tedbirler almak mecburiyetindeyiz. Hâlbuki bizim kitabımız OKU emriyle başlıyor. Bu ne tezattır böyle, Bu ne kendine yabancılıktır böyle. Bazen aklıma geliyor, acaba birileri sırf bu emre muhalefet olsun diye mi bizi yıllardır "kaya uyu, uyu yat, yat, yat uyu " şeklinde ki tekerlemeyle başlayan "OKUMA KİTABI" ile okumaya başlattılar.

                Yukarda yazdıklarımı biraz abartılı bulan değerli okuyuculara iki çarpıcı örnek vermek istiyorum. 27 Aralık 1947 ABD ile de Kahire'de imzalanan ve adına Fulbrigt denilen bir eğitim anlaşmamız var. Bu anlaşmanın 5. Maddesine göre 4'ü ABD vatandaşı 4'ü Türk vatandaşı olmak üzere 8 kişilik bir komisyon kurulacaktır. Bu komisyonun başkanlığını da ABD'nin Türkiye'deki diplomatik temsilcisi yani ABD Büyük elçisi yapacak ve oyların eşit olması durumunda sonucu Büyükelçinin kararı belirleyecektir. Bu komisyon müfredatın hazırlanmasında ve denetiminde etkili olmakla kalmamış, ülkemizde ABD propagandasının en etkili şekilde yapılmasını da sağlamıştır. Ayrıca bu anlaşmayla, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ilk defa yabancı uzman ve danışmanlara kapılarını açmıştır. İkinci örneğim de aslında bu uzman ve danışmanlarla alakalı. Lise yıllarımda gönüllü öğretmenler furyası vardı. O gönüllü öğretmenlerden birisi de bizim İngilizce dersine gelmişti. O günlerde hiçbir şeyden habersizdim ve bu öğretmeni diğer öğretmenlerimizden farklı görmüyordum. Yıl sanırım 1997 veya 89 idi. Bir gurup Belediye Başkanı ile beraber, bazı alt yapı çalışmaları ve özellikle sıvı ve katı atık teknolojileri konusunda incelemeler yapmak maksadıyla ABD'ye gitmiştik. Bu arada Türk Konsolosluğunu da ziyaret ettik. Hoş beşten sonra bir adam “Tokat Belediye Başkanı hanginizsiniz” dedi. Ben kendimi tanıtınca çok sıcak bir şekilde hoş geldiniz diyerek sarıldı ve öptü ve kendini tanıttı. Meğer lisede bize gelen İngilizce öğretmeniymiş. 3-5 dakika süren konuşmamızdan sonra Tokat’taki iki kişiyi görüp selamlarını iletmemi istedi. Söylediği kişileri ismen tanıyordum ama adreslerini bilmiyordum. Döndüğümde o kişileri sorup soruşturdum ve ikisinin de Ermeni Kökenli olduğunu öğrendim bu vesileyle. Bu vesileyle şu hususu da belirtmeden geçemeyeceğim. Gene o yıllarda başlayan Marshall yardımlarıyla, Milli kalkınma hamlelerimiz yıllarca sürüncemede kaldı. Sanırım ne demek istediğim anlaşılmıştır. Sonuç olarak bu güne kadar yabancı ve yalancı etkileşimlerden çok çektik.

                Sevgili okurlar, unutmayalım ki, kanun, nizam ve sistem ne kadar mükemmel olursa olsun, onu tatbik edecek insanın içerisinde hak ve adalet sevgisi yoksa netice tersine tecelli edecek, umutlarımız ve beklentilerimiz hüsrana uğrayacak, adaletin yerini adaletsizlik ve zulüm, sosyal adaletin yerini sosyal istismar ve kargaşa alacaktır. Bu duruma mani olmanın yollarından biri olarak çocuklarımıza temel dini bilgiler içerisinde verilmeye devam eden deizm, agnostiztisizm, sekülerizm, pozivitizm, ataizm, nihilizm, satanizm, darvinizm, reenkernasyon, tenasup, ve benzeri sapkınlıklardan müfredatımızı bir an önce temizleyip, çocuklarımıza helali ve haramı öğretmemizdir.

                Ve yine unutmayalım ki bahsettiğim hedefler kuru bir istek, hayal, arzu ve heves değil, hakikatin ta kendisidir. Şöyle bir geçmişimize baktığımızda bu hedefin ütopik olmadığı, hamasi nutuk özelliği taşımadığı çok net anlaşılacaktır. Zira daha 200 yıl önce. Paris’te Sorbon Üniversitesinde kürsüye çıkan profesörler bizim âlimlerimizin ilim kıyafetini giymeyi gurur ve iftihar vesilesi sayıyorlardı. Unutmayalım ki Fiziğin kurucusu İbn-i Haysem'dir, Newton'dan 1000 yıl önce atomun parçalanabileceğini ilk söyleyen Cabir bin Hayyam'dır, Kristof Kolomb batıya gittikçe yeni kıtalar bulunabileceği gerçeğini Müslümanların kitaplarında okumuştur, Logaritmayı bulanda bir Müslüman alim olan El- Harezmı'dir, Cebirin kurucusu El- Cebir'dir. Eski Yunan'da en büyük rakam 60 iken bugün kullandığımız ondalık sistemi bulanlarda Müslümanlardır, Pi sayısını bulan, sinüs 1 dereceyi 0,017 452 404 437 238 371 hassasiyetle hesaplayan yine Müslüman bir alim olan Horasanlı Gıyasettin Cemşit'tir, Batlamyus bir seneyi 260 gün sayarken, El- Battani bir yılı 365 gün, 5 saat 46 dakika 22 saniye olarak hesaplamıştır. Almanya’daki meşhur Solingen çelik şehrine adını veren Solıngen adlı kişi, çeliğe su verme tekniğini Haçlı seferleri sırasında Müslümanlardan öğrenmiştir. Sultan Fatih Bizans surlarını bilek gücüyle ve kaba kuvvetle değil ilim ve ifan sayesinde ve dünyada ilk defa seri toplar dökerek tarumar edebilmiştir. Ecdat, Haçlıların İnebahtı’da yaktıkları donanmamızın yerine, 6 ay içinde daha büyük ve daha üstün bir donanma imal edebilmişlerdir. Bu örnekleri küçümseyen ya da bunlar çok eskilerde kaldı diyenlere yakın tarihimizden de birkaç örnek sunmak isterim. Bundan 160 yıl önce İstanbul’da komple tekstil fabrikası olarak kurulan Defterdar Fabrikası, tekstil devi olan İngiltere’deki örneğinden tam 4 misli daha büyüktü. Sultan Abdülhamit döneminde çelikten Galata Köprüsünü yapılmış, ilk elektrik santralini kurulmuş, donanmamız İngiltere’den sonra ikinci büyüklükte yerini almış, 1893- 1898 yılları arasında 7 bin km demiryolu yapmıştır.

                Bu müthiş gerçekleri okuyan kardeşlerimizin birçoğu “ ben filan fakülteyi, filan üniversiteyi bitirdim ama bunları hiç duymadım derse” şaşırmam. Zira meselenin püf noktası da burası işte. Dikta, zorba ve sulta heveslilerinin mantıksız, temelsiz, dayanıksız, gerçek dışı, kişiye endeksli, statükocu, ideolojik, art niyetli, tahkiyeden ve gösterişten öte gitmeyen, içi boşaltılmış hoşgörü, özgürlük ve çağdaşlık kavramlarıyla, dayatma esaslı anlatım ve tanımlamalarla, günü kurtarmaya yönelik anlık tedbirlerle, yani gayri Milli bir müfredatla bizlerden nelerin saklandığını ve nelerin nasıl çarpıtıldığını anlatabilmek için verdim bu 3-5 örneği. Söylemek istediğim şu. Yaptık gene yaparız. Yeter ki yukarda bahsettiğim özellikleri içinde barındıran, ahlak ve maneviyatı önceleyen, gerçek anlamıyla Milli Eğitimimize bir an önce kavuşalım.

                Umarım bu defa halk deyimiyle bizim oğlan bina okur, döner döner gene okur veya yılan hikâyesine döndü gibi benzetmeler yapmayız yeni müfredatla ilgili olarak. Ve umarım Eğitim-Bir Sendikasının raporundaki şu cümlesi de dikkate alınır. "Yeni Türkiye ve demokratikleşme vizyonu, öğretim programlarıyla bütünleştirilmelidir. Öğretim programlarımız da, Türkiye’nin özellikle son yıllarda atmış olduğu demokratikleşme adımları yeterince yer almamaktadır. Öte yandan, askeri darbe dönemlerinden sonra kurgulanmış olan temel ilkeler ve bürokratik vesayetçi anlayışlar, öğretim programları ve ders kitaplarında maalesef yerini hala korumaktadır.”

                İnşallah, bu defa en iyisi, en hayırlısı olur da BEKLEDİĞİMİZE VE SABRIMIZA DEĞER…. Hayd….. Şimdi…. Hemen….. 27.01.2017

 

Nizamettin Ayın-TOKAT