NEDEN... ?
NEDEN... ?

Ülkemizde, çok partili hayata geçtiğimizden bu yana kurulan siyasi partilerin geçmişine baktığımız zaman, söylemleri farklı olsa da temelde birbirlerinden çok farklı olmadığını görürüz. Bu düşünce ilk bakışta bazı kardeşlerimize itici veya taraflı gelebilir belki. Ama bağnaz, tutucu, sabit ve peşin fikirli olmadan aşağıdaki tespitleri beraber gözden geçirdiğimizde bu tespitlerin itici ve taraflı olmadığı görülecektir. Bu tespitlerin hangisi yanlış, yalan veya doğru birlikte görelim.

DP döneminde Marshall yardımlarıyla başlayan ABD ilişkiler, BM, İMF ve NATO ile yapılan anlaşmalarla devam etmiş olup, geçen bunca zamana rağmen önemini ve önceliğini halâ korumaktadır. Korumak bir yana, onlarca farklı partilerin kurduğu, farklı hükümetlerin bu ilişkilere itirazı olmadığı gibi, daha üst düzey ilişkiler kurma çabasında olmuşlardır. 1970 yılında Merhum Erbakan Hocamızın kurduğu MİLLİ GÖRÜŞ partilerinin dışındaki partilerin tamamı ABD, BM, İMF, NATO ve AB taraftarı bir siyaset yürütmüşlerdir. Bu uygulama sadece genel siyaset tercihi olarak kalmamış, ekonomik, sosyal, kültürel, askeri ve dini yaklaşım olarak da yukarıdaki tercihlerin gereği doğrultusunda devam etmiş ve etmektedir. Bu devamlılık zamanla Ülkemizi, Dünya Bankası (WB), Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), Kredi derecelendirme kuruluşları, Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD), Avrupa Yayın Birliği (EBU), Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (ECO) ve Avrupa Konseyi (AK)  gibi kuruluşlarla da işbirliğine götürmüştür. Bütün bu kuruluşlara bağlılıklarını ifade eden, hatta zaman zaman bu kuruluşlarla kurduğu ileri ilişkilerle övünen bir başbakanın veya siyasi parti liderinin seçim meydanlarında halka sundukları farklı söylemlerinin fazla bir önemi olmayacağı açıktır. Zira bu kuruluşların pek çoğu bizlere takdim edildiği gibi masum olmayıp, İkinci Dünya savaşı galiplerinin Yalta konferansında "YENİDÜNYA DÜZENİ" için almış oldukları kararlar doğrultusunda oluşturulan kuruluşlar olup, Siyonizm’in çıkarlarını koruyup kollama söz konusudur. Merhum Erbakan Hocamızın dışındaki siyasetçilerin pek çoğu bu gerçeği çarpıtma veya abartma hatta kurgu olarak algıladıklarındandır ki zaman zaman şok yaşamakta ve bu kuruluşlara karşı haklı olarak saldırgan olmaktadırlar. Bu gerçeği yıllardır hep beraber çok net olarak yaşamaktayız. İşte bu sebeplerle, yukarda da ifadeye çalıştığım gibi meydanlarda siyaseten söylenen vaatlerin çok büyük bir bölümü havada kalıyor ve unutulup gidiyor. Böyle olunca da MİLLİ bir politika izleme şansını bir türlü yakalayamıyoruz. Yakalayamadığımız içinde insanımızın arayışları, bekleyişleri, özleyişleri ve umudu bir türlü gerçekleşmeyip gelecek bahara kalıyor.

Maalesef yukarıdaki kurum ve kuruluşlarla olan bağlarımız devam ettiği müddetçe de gelecek baharlar beklentisi hiç bitmeyecek gibi görünüyor. Öyleyse bir an önce kendimizi ifade edebilmek, Millet olarak gelmiş ve gelecekteki farkımızı ortaya koyabilmek, biz ve bizim kelimelerini rahatça kullanabilmek için her sahada kendi değer yargılarımıza sahip çıkmak ve sarılmaktır çare. Dört elle batıya sarılıp, tek gözle de İslam dünyasına bakarak kendimizi ispat etme, farkımızı, kimliğimizi ve kişiliğimizi ortaya koyma şansımız görünmüyor. Bu demek değildir ki biz ülke olarak içe kapalı, dünyadan soyutlanmış bir ülke olalım. Asla böyle bir durum düşünmüyorum ve tasvip etmiyorum. Bütün ilişkilerin mütekabiliyet esası içinde yürütülmesine ve bu kuruluşları kurtarıcı, iyi niyetli ve adaletli kuruluşlar olarak görmemek gerektiğine dikkat çekmek istiyorum.

Dünyadaki mevcut İslam ülkelerinden hiçbiri laik kafalı bir batılı olma sevdasında değilken, biz neden yıllardır bu batılı olma türküsünü söyleyip dururuz ve Batının oluşturduğu bunca kurum ve kuruluşla yaptığımız antlaşmaların gereğini yerine getirmek için birbirimizle yarışıyoruz? Biz olmaktan utanacak neyimiz var ki? Neden hiç bir kutsalı kalmamış olan bu çok yüzlü batının eğitimini, hukukunu, sosyal yaşantısını ve ticaretini, kadim medeniyet değerlerimizle değiştirme gayretimizde belirgin bir değişme yok? Neden iktidarlar değişse de bu ilişkiler değişmiyor? Geçmişimizden mi utanıyoruz, insanımızdan mı utanıyoruz, yoksa HAKKI üstün tutan inancımızdan mı utanıyoruz veya bizim hiç bir şekilde bilme şansımız olmayan söz ve korkular mı var diye sormadan edemiyorum.

Şunu çok iyi bilmeliyiz ki, ne yaparsak yapalım, ABD’nin ve AB’nin gözünde biz halâ Viyana kapılarını zorlayan ve haçlı seferlerini hak eden bir milletiz. Yine bilmeliyiz ki, biz bu özelliğimizi yok etmeye uğraştıkça kendimiz olmaktan uzaklaşıyoruz. Bunu fark etmek için ciltler dolusu kitap okumaya bile gerek yok. Bir gün boyunca şu gazete haberlerini, tv programlarını izlemek veya bir gün boyunca sokaklarımızı dolaşmak yeter de artar bile. Hatta Diriliş dizisi ile Abdülhamit dizisini izlemek bile yetebilir. Daha neyi bekliyoruz ve daha ne kadar bekleyeceğiz kendimiz olmak için?

Unutmayalım ki şerbetle sirkeyi karıştırırsanız ortaya çok farklı bir içecek çıkar. Özellikle şu son günlerde çirkin yüzünü bir kere daha apaçık gördüğümüz ve Müşrik Arapların yaptığı gibi taptıklarını yemekten çekinmeyen ABD ve BATI sevdamız bitmeyecek mi? Merhum Erbakan Hocamızın deyişiyle "cellâdına âşık olan adam" konumundan ne zaman kurtulacağız? Mevla’m "Faiz alıp vermeyi kendisine savaş açmak olarak" bildirirken, bizler neden halâ "faizsiz ekonomi olmaz" veya "faiz dünya gerçeğidir" diyerek, zengini daha zengin, fakiri daha fakır yapmakta olan bu zulüm düzenini devam ettirme gafletinde bulunuyoruz? Neden AB hatırına halelleri haram, haramları halel etme çabasındayız. Neden hala Allah’ın lanetlediği İsrail'le sıcak ilişkiler kurma gayretindeyiz. Yoksa Allah muhafaza ilgili ayetlerin doğruluğundan şüphemiz mi var? Irak, Suriye ve Libya’daki ihaneti ortada iken, neden hala İncirlik ABD’nin kullanımına açık ve neden halâ ABD stratejik ortağımız? Girmek için Kore'de verdiğimiz 741 candan sonra, Bosna’da 8 bin Müslüman’ın katledilmesine seyirci kalan NATO ile müttefikliğimizi nasıl sürdürebiliyoruz. Neden halâ eğitim sistemimizle ilgili olarak ABD ile 1947 yılında imzaladığımız "Fulbrıgt" anlaşması geçerliliğini muhafaza ediyor. BM hatırına, birçok insanın ihanet yasası olarak andığı "ikiz yasaları" neden imzaladık. Neden halâ AB’yi bir medeniyet projesi olarak görüp, sırf onlar istedi diye örf, adet ve inancımıza ters olan onlarca kanun değişikliğini yaptık. 22 İslam ülkesinin sınırlarını değiştirme amacıyla kurulan ve en yetkili ağızlar tarafından bu amaç açıkça ifade ediliyorken, bu amaç doğrultusunda Irak, Suriye, Libya, Yemen, Sudan, Somali, Mali, Kenya ve Nijerya, kan gölüne dönüşüp 2’ye 3’e hatta 4’e bölünüyorken neden halâ “BOP eş başkanlığını bıraktık” açıklaması yapılmıyor?

NEDEN... NEDEN... NEDEN?

Kalın sağlıcakla.

 

12.04.2017

 

Nizameddin Aydın /TOKAT