SÖZLÜ KÜLTÜR / TARİH BAĞLAMINDA 20. YÜZYILDA TOKAT
SÖZLÜ KÜLTÜR / TARİH BAĞLAMINDA 20. YÜZYILDA TOKAT

Yazarı Metin GÜRDERE, üç ciltten oluşan kitabın tam adı “20. Yüzyılda Tokat Bir Şehrin ve İnsanlarının Hikâyesi” 1. ciltte: “Dönemler, Olaylar Yaşananlar,” 2. ciltte “Sosyal Hayat” 3. ciltte ise “Seçimler ve Siyaset” başlıkları yer almaktadır.  Yazar Tokat doğumlu, Tokat’ta ilk ve orta eğitimini tamamlamış, İTÜ İnşaat Mühendisliğini bitirmiş, askerlik dönüşü Tokat’a yerleşip mühendislik bürosu açmış ve müteahhit olarak çalışıp vergi rekortmeni olmuş, Tokat Ticaret ve Sanayi Odası Meclis başkanlığını yürütmüş, 1983-1987 yılları arasında Anavatan Partisinden Tokat milletvekili seçilmiş, 1989-1991 yılları arasında aynı partinin Genel Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmuş, 1991 yılındaki seçimleri kaybedip 1995 yılındaki seçimlerde yeniden Tokat milletvekili olarak görev yapmış, 1997-1999 yıllarında 55. TC Hükümetinde Devlet Bakanlığı görevini yürütmüştür. Evli ve üç çocuk babası olan araştırmacı ve yazar Metin GÜRDERE Tokat’ta yaşamını sürdürmektedir.

                Yukarıdaki kısa özgeçmişe sahip bir yazarın çok yönlü ve zengin bir dünya bilgisine sahip olduğu hemen göze çarpmaktadır. Bu dünya bilgisi herkese nasip olmayacak türden bir birikimdir. İnsanla iç içe olmak, farklı zenginliklere sahip insanlarla iletişim kurmak ve bunları ölümsüz kılmak adına yazmak, ülkemizde en az yapılan işlerden biridir. Bir mühendis, bir iş adamı, bir başkan, bir vekil, bir bakan, bir eş, bir baba, bir vatandaş gibi şapkaları, çeşitli kimlikleri iç içe yürütmek, her kişinin karı olmasa gerek. Şahsen tanışma onuruna sahip olduğum yazarın bence ilk dikkate değer kişilik yapısı, bütün dikkatini o an yaptığı işe, söylenen söze odaklayan ve her anını ciddiye alan biri olması. Milletvekilliği deneyiminden olsa gerek daha çok dinlemeyi ve iyi dinlemeyi bilen bir Bakan. Sabırlı bir emekle halkla hemhal olunmuş, onların düşünce dünyalarına ve günlük hayatlarına nüfuz etmiş gür bir ırmağa dönüşmüş: Metin GÜRDERE. Meraklarıyla, araştırmalarıyla öğrenme sevgisini sürekli hale getirmiş bir bilgeliğe sahip. Öz söylediğini, etkili sonuçlar alma alışkanlığının olduğunu izleyebiliyorsunuz. Doğrusu beni en çok ilgilendiren tarafı halktan kopmamış olması. Anadolu’nun bağrında yeşeren aydınlardan biri olup kendi insanının elini hiç bırakmayan bir yurtseverlik, insanını severlik adına yılmadan bir şeyler yapmış, üretmiş. Üç ciltten oluşan kalıcı eser, günlerini boşuna geçirmemiş bir vatandaşın, bir siyasinin, bir birikimin ürünüdür. Bilgelik, sabırla çalışıp yılları yıllara katarak, insan insana ve insanlığını unutmadan yaşamın içinden elde edilirmiş dedirten bir eserle baş başa kalıyorsunuz.

                Toplum mühendisliği, sosyal antropoloji, kültür antropolojisi, sosyal tarih, kültür tarihi, halkbilimi adına gelecek kuşaklara bırakılacak bir eser kaleme alınmış. Yukarıdaki bilim dallarının özeti halk tecrübesini araştırmak, öğrenmek, bilmek, incelemek ve bunlardan sonuçlar çıkarmaktır. Bir de siyaset bilimcilerin bu eserden öğrenecekleri olmalıdır.

                İlk ciltten itibaren üslubun tek bir sese dönüştüğü, alıntıların aynen verildiğini görülür. Okumalar yaparken Balkanlardan gelen göç öykülerine dalmışım. Balkanlara olan sevdamdan mıdır bilmem? Hele bir de Romanya Dobrucası’ndan göç etmiş tanıklıkların anlattıklarını susuz topraklar gibi içtim. Yıllardır peşinde olduğum hazinemsi bilgiler bu satırlarda yer saklıydı. Nasıl göç etmişlerdi, hangi şartlarda yaşamışlardı, muhacirlerle meskûnların ilişkileri nasıldı? Dünyaları arasında farklılıklar ve benzerlikle neydi? Bu soruların cevabı benim meraklarımı dindirmiş oldu.

                Peki sağduyunun sohbeti ışığında, halkın birlikte yaşadıkları Dersim isyanı nasıl anlatılmış? İsyanın bastırılmasıyla ilgili bilgiler? Kısa kısa ve halktan derlenmiş yalın ve katıksız bir yaşanmışlığın sırlarını vermekte. Halk bilgeliğinin maşeri vicdanı vardır; devam eden sesler olur ve yazıya kaydolur. Mahkeme zaptlarının bile yazmadığını ağıtlar söyler. O vicdanın sesi olan kaynak kişi şöyle der: “O kadar yoksuldular ki, bu yoksulluk bitmezse Dersim’de sorunlar bitmez!”

                Meğer Atatürk’ü İstanbul’dan Samsun’a getiren “Bandırma Vapuru”nda Tokatlı şahit (Ercan Susoy)un babaannesi ve akrabaları da varmış. Onlar, Samsun üzerinden Tokat’a geçmişler. Bandırma Vapurunun kutsanması ve yerilmesi arasındaki bilgilerden yorulduk. İşte tam da hayatın ve gerçekliklerin içinden şahitlerin dilinden, yakın tarihe ışık tutulmuş.

                Belki benim merakımdandır, belki sizler de Cumhuriyet öncesinde Türkler, Rumlar, Ermeniler gibi Müslim ve gayrimüslimlerin bir arada barış ve huzur içinde, yaşamayı nasıl sürdürdüklerini merak ediyorsunuzdur? Bu kitaplarda o dönemin gerçek yaşama dair birikimlerini bulacaksınız. Rum köyleri ile Türk köyleri arasındaki ilişkileri, komşulukları, birlikte yeme içmeleri, bu yenilenin ve içilenin unutulmadığı, en zor zamanlarda “tuz ekmek hakkı”nın gözetildiğini görebilirsiniz. Ekmek hakkının milliyet ve din tanımadığının şahitleri, ilham veren tecrübeleri aktarıyorlar. “Çok ekmeklerini yedik” diyen, Rum çete reisinin tutuklusunu bıraktığını okursunuz. Sonra vefanın, dini ve imanı olmadığını düşünürsünüz.

                Rumların bahar bayramlarını, nasıl eş seçtiklerini, komşulukların gönüllerde başladığını okuyabilirsiniz? Bu kitap hayat mektebinin satırlarından oluşuyor. Bizler bir hayat sürerken binlerce yaşanmış hayatın şahitleri ile baş başa kalıyoruz. Onlarla zenginleşiyor, bilgileniyor, geleceğiçok yönlü algılayıp daha bir özgüvenle bakma şansına sahip oluyoruz. Tokat özelinde gayrimüslimlerin nasıl çalışkan, dürüst ve uyumlu insanlar olduklarını, Rumların daha çok köylerde, Ermenilerin şehirlerde yaşadıklarını, esnaf ve zanaat işleriyle uğraştıklarını; Türklerin de daha çok köylerde yerleşik olduklarını; malum 1915 ve 1920 yıllarında tılsımın bozulduğunu, yazar okurlarıyla paylaştıktan sonra, kaynak kişilerin ağzından çeşitli hatıraları aktarır. 1950’li yıllarda Ermeni ustaların yanında çalışan çırakların hatıraları bir dönemi aydınlatır. Esnaflığın bir kültür olduğunu, bir terbiye olduğunu usta çırak ilişkilerini yaşayanların ağzından yazıya nasıl döküldüğünü görebilirsiniz. Endülüs’ten gelen Yahudilerin Tokat’a yerleşenlerinden ve günlük yaşamlarından sahneler okuyabilirsiniz. Mesela sabah erkenden Haham’ın Yahudi sokağına girip: “Kalkın kalkın !.. Müslümansanız camiye, Hristiyan’sanız kiliseye, Yahudi iseniz havraya!” diye bağırıp davet ettiğine şahit olursunuz.

 

                Bahçalarda mor meni

                Verem ettin sen beni

                Ya sen İslam ol Ahçik

                Ya ben olam Ermeni

 

                Bu mani İslam milleti ile Ermeni milleti arasındaki farkı ve dönemin bakış açısını ele verir. Nadiren görülen Müslim gayrimüslim evlilikler dışında herkes kendi köyünde, geleneğinde, örfünde kendi mahallesinde birbirine karışmadan boy adlarıyla yaşamlarını sürdürdüklerine; arada bir farklı kültür dünyalarından sevdalar çekildiğine, aşkların yaşandığına, bunların manilerle, türkülerle umutsuz feryatlara dönüştüğüne şahitlik edebilirsiniz.

                Tokat Orta Anadolu’nun kuzey doğusunda yer tutmuş, Anadolu’nun fethinde yerleşim çanağı vazifesi görmüştür. Arap kökenli kahraman Battal Gazi’nin at koşturduğu, Malatya, Sivas, Tokat ve çevresi yığın yığın Orta Asya’dan gelenlerin gözdesi olduğu bir coğrafya. Ordularını güvenli ve bereketli yerleşim alanlarına kurmuş olmaları ne kadar da akılcı. Danişmend Gazi, Köroğlu bu coğrafya görülmedikçe anlaşılmaz. Tokat’ın akarsuları bile o dönemlerin izlerini taşır. Alp Gazi, Danişmendiler,  Yağıbasan adları gizemli birer tarihin hatıralarıdır. Yağı: Eski Türkçede düşman demek, düşünün ve yağıbasan cengaverlerin kılıç seslerini dinleyin.

                Eseri okurken hatıralarını paylaşan Tokatlılar, fetihten günümüze bilinen belleğin yüzyılları nasıl daralttığını sizlere anlatıverirler. Efsaneler içinden bir tarih, halka mal olmuş değerler anlamına gelir. Mahalle adlarından şehrin adına dek, yaşanmış veya yaşanması muhtemel olayların halkın belleğinde bir bilinç olarak yaşattığı toprağı, vatan yapan değerleri olur. Her bir mahalle, bir cami, bir imaretin vb. birer öyküleri vardır. Bu öyküler ister efsane olsun, ister gerçek olsun halk belleğinde anlatmaya ve dinlemeye değer birikimlerdir.

                Evler, “Evin Halleri” şiiri gibi, yaşanmış hayatların sükûnu içinde, hayatın her türlü hallerinin sırlarını giz eden evler. Müellif, Tokat’ın eski evlerinden yaşanmış haberler veriyor, dinleyicilerinden, sakinlerinden. Evlerinin bir cephesi vardır, mahrem olanı ayırt eder; yolları, geçmişle bağlantısı varmışçasına derin izler ve hisler taşımakta. Sokaklarında samimiyet saklı. Birbiriyle ölçülü samimiyet içindeki evler, ne çok şey anlatıyor dinleyenlerine, tevazu içinde. Kapılar, kanatları ve tokmakları, evin endamı, evlerin anlatılmaz statüleri. Hacı olanların kapılarını yeşile boyamaları, unutulmuş bir statünün habercileri.

                Evlerdeki “hayatlar,” yaşamın en çok geçtiği bölüme verilmiş müthiş bir felsefenin derin adlandırmasıdır. En çok orada yaşanır. Türkiye’de genellikle evin giriş bölümünde yer alır “hayat”lar. Tokat’ta da hayatlar, evin giriş avlusunda, fırının, tuvaletin, çeşmenin bulunduğu taban döşemeli eski yaşamların zeminini oluşturmuşlar. Burada çamaşırlar yıkanmış, ekmekler pişirilmiş, turşular kurulmuş, oda dışındaki her iş açık havada, ağaçlar, yeşillikler, çiçekler içinde bir hayat yaşanmış. Eski evlerin bereketi, sırları, çalışkan insanların maharetleri, kışlık hazırlıkları ve pek çok ayrıntılar bulabilirsiniz.

                Evlerin mevsimlere göre, hazırlıklar yapması bir başka unutulmuş gelenektir pek çok şehirde. Kış hazırlıkları, üzüm şıraları, pekmezler, kuşburnu marmelatları (pelveri), köme, tarhana vb. sonbahar bereketinin kışa hazırlıkları, tatlı bir telaşa sebep olur, her bir hane içinde. Müelllif, parantez içinde açıklayıcı bilgiler verir. Mesela 1 batmanın 8 kg olduğu bilgisini paylaşır, yeniden öğretime aracılık eder.

                Aile yaşamı içinde günlük yaşamdan sahnelerin hatıralarını bulabilirsiniz. Annelerin çocuk sahibi olmalarıyla, aile içindeki güçlerinin arttığı gerçeği, ilde, ilçede ve köyde kadının mı erkeğin mi sözlerinin geçtiği tartışmalarının yaşanmışlıkları. Kadının yaş aldıkça evde ve toplumda yerinin inanılmaz ölçüde yükselmesi bir sosyal antropologlar ve toplumbilimciler için bir hazine değerinde.

                “Bir ineği bir tavuğu olan yokluk görmez,” denenmiş bir atasözü olsa gerek. Herhalde Türk halkının açlık-yokluk yıllarındaki, en veciz ifadesindeki zenginlik anlatılmaktadır. Kurtuluş Savaşı yıllarını hatırlatırcasına, yoksullukla baş eden köylünün bir panoraması olsa gerek.

                Ölüm adetlerinde dikkate çeken bir ayrıntıyı paylaşmak isterim. Ölüm adetlerinde ölenin hali vakti yerinde değilse, ölüm haberini duyurmak için tellal (mesela İbiğin oğlu Göğ Ali)) bağırıp dolaşırken elinde bir sabun varsa, ölenin ihtiyaçlı olduğu anlamına gelir, yardım etmek isteyenler tellalın cebine para sıkıştırırlarmış, o da topladığı parayı götürür cenaze sahibine verirmiş. Ya İbiğin oğlu Göğ Ali’ye ne dersiniz? Lakabı insana ilham veriyor. Gök gözlü olmasından geliyormuş lakabı, ya babasının lakabına ne dersiniz: İbik. Lakaplar kaybolmak üzere olan hazinelerimiz arasında.

                Bebe bezleri yerine bir zamanlar “höllük” adı verilen bir toprak kullanılır. Toprak özel olarak elenir, nohut kadar parçalardan oluşur, bir beze yayılır, ısıtılıp bebeğin altına bağlanır. Böylece çocuk sıcak tutulur. Temiz yeri yeniden kullanılır. Höllük, toprağın doğallığı, halk bilgeliğinin birleşmesiyle döneminin teknolojisi, çözümü olur.

                Yazar, önce hemen her bölümde genel bir giriş yapar, bilgiler verip kimi zaman alıntılar yapar. Ardından da kaynak kişilerden derlediği bilgileri kimi zaman ağız özellikleri ve açıklamalarıyla verir. Aslında düzenli ve zahmetli bir iş ortaya koyar. Eseri,Tokatlı olan veya olmayan herkes için anlaşılır kılar. Fenk köylü (Çat kasabalı) olanların kendileri üzerlerinden fıkraları olur. Eşekleriyle ilgili hoş hikâyeleri anlatılır. Eski evlenme âdetleri hassasiyet içinde yürütülür. Kızın misafirleri karşılaması yanında, kızı iyice görmek için bir de kendinden su istenir. Hamamcıdan kızın hamama geleceği gün için haberler beklenir. Nice aşk ve evlilik hikâyeleri tebessümle okunur. Düğünlerdeki ayrı oyun yerleri, perdeler ve yavaş yavaş birlikte oynamaların ve karışmaların tarihi seyri verilir. Düğünün aşamaları değişimleri, dönüşümleri, zamanın seyriyle at başı yürür. Gelin alma âdetleri, gerdek gecesi muziplikleri yaşamın atardamarları olur. Özellikle köy düğünleri ve düğün güreşleri artık unutulmaya yüz tutmuş iken geleneğin anlatıcılarınca kalıcı kılınması, gelecek kuşaklara bırakılacak bir düğün ilhamıdır.

                Esnaf ve sanatkârlar üzerine yapılan derlemeler, kaybolan mesleklerin anılarını taşır. A. Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir”de yazdığı sanatlar veya zanaatlar, bu eserde bir antika değerindedir: Saraç, yemenici, çarıkçı, mutaf, nalıncı, keçeci, tenekeci, semerci, urgancı, nalbant, düvenci, bıçakçı köylüye hitap ederken; kasap, ekmekçi, leblebici, şekerci, terzi, kürkçü, çorapçı, kunduracı, berber, tarakçı, saatçi, kuyumcu, fotoğrafçı, marangoz, küpçü, boyacı, dökümcü şehirliye hitap eder. Bunu dışında taş duvar ustası, dülger (ahşap inşaat ustası) gibi zanaatlar yer alır. “Dertli Dolap” şirinde Yunus Emre’nin dülgeri yüzyıllardır devam ederken, artık kaybolan meslekler arasında yerini almıştır. Çırakların hatıraları, nasıl ve hangi meşakkatlerle usta olduklarının öyküleri bir hayat bilgisine dönüşür. Artık unutulan bakırlar, bakır işçilikleri ve bakır adları zapt olunmuştur. Kap çeşitlerinden bazıları: nebevi, kazan, aşırma, lenger, sahan, tencere, sini, tava, nelbeki, soba kazanı vb.

                Kalhane nedir bilir misiniz? Ben de yeni öğrendim. Bakır madenlerinden bakırın elde edildiği yer demekmiş. 17. yüzyılda Tokat’ta Kalhane kurulmuş. Fırınlarda elde edilen külçe bakırlar, Tokat’ın ekonomi tarihiyle ne kadar da ilgili. Dabaklık mesleği ve hatıraları anlatılır. Her şehrin bir “tabakhane” semti vardır. Derinin işlenmesi ekonominin önemli bir ayağıdır. Deri esnafının yaşanmışlıkları fıkralara konu olur. Pis kokulu tabakhane civarından geçerken burnunu tutan kadınlara, esnaf çok kızarmış: “Ayağınızdaki ayakkabıları da çıkarın!..” diye seslenirlermiş. Mutaflık bitmiş bir meslek. Yazmacılık Tokat’ı halen meşhur etmeye devam eden bir iş kolu. Daha pek çok yerel ve geleneksel üretimin yakın tarihi öğrenilebilir.

                Tokat’ın tarihi bir şehir olduğunun ispatıdır, eski camileri, hanları, hamamları, evleri, yeraltı yolları vb. bir görsel ziyafettir mimari. Sanatın, bir şehri hangi zevkle bezediğinin şahitleridirler. İçinizden hangi yüzyılda olduğunuzu sorgulamak geçer. Nerde o eski şehirler diyenleri Tokat sokakları, imarethaneleri ihya edecektir.

                Tokat’ın sosyal yaşamının tarihini okumak isteyenler, sıra geceleri dâhil olmak üzere geçmişin havaları, geçmiş hatıralar adına duyabilirler. Birlikte yemek, çay içmek, fincan gibi oyunlar oynayarak kış gecelerini eğlenceli hale getirmekten söz edilir. Bağ bahçe hayatı ile ilgili bir yaşamın önemi görülür. Av ve avcılık hayatının ayrıntıları yer alır. Belediye başkanlarının anıları, hocalar, esnaflar, deliler, köy ve köylüler, memleket ve portreler hakkında hikâyeler bir toplumun hafızasını, son derece değerli şehir belleğini oluşturuyor.

                Üçüncü cilt, seçimler ve siyaset üzerine. Türkiye’de en az bilinen konular en yakın zamanların tarihine aittir. Cumhuriyet tarihi hakkında pek az şey bilir gençler. Anne ve babalar, çocuklarına kendi zamanlarında yaşadıkları olumsuzlukları anlatmazlar. Menderes’in idamı, 1980 ihtilali anlatılmaz. Sebebi gelecek kuşakları umutlar içinde büyütmektir, umutsuzluk içinde değil. Tokat özelinde Cumhuriyetin ilk yıllarına ait hatıraları içindebu türden eksikler fark edilebilir, bu eserle bir nebze tamamlanabilir. Okuyunca Cumhuriyetin eğitime muhtaç, yetişmiş insana muhtaç yılları göze çarpar. Vekillerin aynı şehirden olmamasının faydaya dayalı olmadığı tecrübe edilir. Bunu dönemin kadın köy muhtarı Anşa (Ayşe) Gül, Tokat’a Ankara’dan gelen parti görevlisine: “Beyim, bizim dağın davşanını bizim köyün tazısı bilir. Çünkü nerede dere var, nerede kaya var, nerde esük (küçük yar, alçak uçurum) var, nerde bük var, o bilir. Başka köyden gelen tazı bizim dağın davşanını dutamaz,” der. Yukarıda bir kadının toplumdaki yerinden söz edilmişti. İşte halk bilgeliği ve Türk kadının yeri buralarda aranmalıdır. 

                Çok partili dönemin halkı nasıl şaşkına çevirdiğini gülümseyerek okursunuz. Halk Partisi aleyhine konuşmalara karşı halk şaşkındır, ilk kez böyle şeyler duymaktadırlar. İnönü’nün beyaz treniyle Kars’a kadar inekleri götürüp getirdiğinden, paraların barlarda balolarda yendiğinden vb. vb. söz edilir. O zamanlar gardaşın gardaşa hükümet aleyhine bir şey söyleyemediğini öğreniyoruz. Cumhuriyet Halk Partisinin bir daha neden iktidar olamadığı sorusunda halk belliğinin önemli bir yeri olduğu sözlü kültürün kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığına şahit olunur. Geleceği iyi görebilmek için geçmişi dosdoğru anlamak gerektiği bu satırlarda yer almaktadır. Ezanın Türkçe okunmasından vazgeçilmesi aşamaları ve yaşanan tartışmalar, ilk yasa değişikliği teklif eden vekilin Tokat milletvekili olduğunu öğreniyoruz.

                1935 yılında çıkan Vakıflar Kanunuyla Tokat’ta da halktan seçişmiş mütevelli heyetiyle yönetilen cami ve mescitler, Vakıflara devredilir. Vakıflar Genel Müdürlüğü ise, bakımsız harap mescitleri haraç mezat satılığa çıkarır ve kapatır. Bir dönüm noktası olan bu devlet işlerine, halkın değerleri veya günün ihtiyaçları üzerinden bakılabilir. Halkın kurduğu cümlelerde mabetler üzerindeki tasarruflara bakıldığında, dil ötesi derin anlamları, içinde kırgınlıkları belirtir. Tarihi değere sahip medrese, hamam gibi imarethanelerin yıkılması, bir dönemin akıl dışı işleri olsa gerektir. 1940’lı yıllarda jandarmanın halka yaptıklarını okumak içinizi acıtabilir.

                Özellikle gençlerin çarığı anlatan satırları okumaları gerekir. Deriden yapılan çarıkların kuruduklarında sıktıkları, ıslandıklarında gevşedikleri, pek rahat olmadıkları, durumu biraz daha iyi olanların “çapula” denen çarıkla kundura arasındaki ayakkabıyı ve durumu iyi olanın kundura giydiği bir günler derinden derine görülmelidir. Çarıkları olanların nasıl sevindiklerini okuduğunuzda hangi günlerden bu varlık günlerine geldiğimizi unutmamak gerektiğini kuşaklar arası duyarlılıklar adına düşünebiliriz. Çünkü bunları yaşayanlar ya atalardır ya da onların atalarıdır.

                Yıllar içinde seçimler, seçim heyecanları, telaşları, kimlerin seçilmiş oldukları, İsmet İnönü’nün 1957 yılında Tokat ziyareti ve karşı koymalarının bir ihtilale nasıl zemin oluşturduğu merakla okunabilir. Cumhuriyetin sivil tarihi halkın bizzat yaşadıkları üzerinden on yıllar içinde anlatılmakta, Menderes döneminden 12 Eylül’e sağ-sol çatışmaları ve Tokat belediye başkanları bir şehrin özelinden keyifle okunabilir. On yıllar sonra sağcının ve solcunun birbirlerine ne kadar ve hangi ön yargılarla baktıklarını esefle, burkularak ve büyüyerek takip edebilirsiniz. Ülkenin zor günlerini bilmeyen güzel günlerin kıymetini de bilemez. Halk belleğinde yapılmış olan hiçbir şey unutulmuyor. Bu belleğin kalıcı olması en az belleğin kendisi kadar önem arz ediyor.         

 

                Sonuç olarak, bu kitaplarla 20. Yüzyıl ve Tokat bağlamında bir şehrin hafızası ölümsüz hale getirilmiştir. Toplumsal bellek, toplum adına yazıya geçirilmiştir. On yılların ruhu yüzyıllar içinde nasıl şekillendiğinin sırrı yer verilmiştir. Yitip gitmekte olan hayat biçimleri, düşünme biçimleri, yaşam algılamaları kaybolup yitirilmeden muhkem bir baraj gibi gelerek yeni kuşakların güç ve enerji devşirecekleri bir çalışmayla karşılaşmaktayız. Bu hatıralar altın değerinde, sayfalar sarraflarını bekliyor.