TEŞEKKÜRLER SAYGIDEĞER HOCALARIM VE KALEM DOSTLARIM
TEŞEKKÜRLER SAYGIDEĞER HOCALARIM VE KALEM DOSTLARIM

TEŞEKKÜRLER SAYGIDEĞER HOCALARIM VE KALEM DOSTLARIM 

            Bu yaz iki kitap okudum. “Aydınlığa Doğru” ve “Kalem Dostlarımın Yorumları İle” adlarını taşıyor, bu kitaplar. İkisi de Hocam Rasim CANBOLAT’ın kitapları. “Hocam” diyorum, çünkü kendileri duayen bir eğitimci. Öğleye kadar değil, ölünceye kadar öğretmen olmaya karar vermiş. Giyimiyle, duruşuyla, ciddiyetiyle, nezaketiyle, hele de doyumsuz sohbetleriyle iliklerine kadar öğretmen. Herkesin, hepimizin öğretmeni.

 

            Hocamın bulunduğu ortam, bir anda, bir okul, bir sınıf atmosferine; bazen de bir tartışma platformuna dönüşüyor. Ortam, bir anda ısınıyor, bir fikir cimnastiği, bir beyin fırtınası başlıyor. Düzeyli, doyumsuz sohbetler ortaya çıkıyor. Kırmadan, incitmeden, ufuk açıcı sorularla söyleşiyi yönetiyor ve dinleyenleri yağmur sonrası doğan güneşin aydınlığına ulaştırıyor.

 

            Konuşulanlar, tartışılanlar orada da kalmıyor. Hocam, akşam eve geçince, bütün bunları yeniden bir mantık süzgecinden geçiriyor; planlıyor ve yazıya döküyor. Ortaya yeni bir tadda, yeni bir lezzette mükemmel bir metin çıkıyor. Hocam, hemen ertesi gün bize bu metni de okuyor ve ikinci bir ziyafet çekiyor. Bununla da yetinmiyor, yazdıklarını paylaşım sitelerinde, gazetedeki sütununda ve kitaplarında dostlarıyla, okuyucularıyla paylaşıyor. Zaten büyük insanların ayırıcı özelliği de PAYLAŞMAK değil midir?

 

            Öteden beri üç tip öğretmenden söz edilir: Vasat öğretmen, iyi öğretmen, büyük öğretmen.

            Vasat öğretmen, SÖYLER.

            İyi öğretmen, GÖSTERİR.

            Büyük öğretmen, İLHAM VERİR.

 

            Rasim CANBOLAT Hocam, büyük öğretmendir. Hepimize, herkese ilham vermektedir. Zira, biz ondan her gün yeni bir şey öğreniyoruz. Konuşmayı, yazmayı, en önemlisi de “söz söyleme” yi öğreniyoruz.

 

            Sözü etkili kılan iki unsur vardır: Fikir ve anlatım. Bunları terazinin kefelerine koysak, acaba hangisi ağır basar? Bu tartışılacak bir konudur. İyi bir münazara konusu olabilir. Böyle olmakla beraber, kimi yazarlar fikri, kimi yazarlar da anlatımı daha önemli bulmuşlardır. Sözgelimi, Cenap Şehabettin, şu özdeyişinde fikri önemsemektedir: “Adi fikre sarf edilmiş güzel ifadeden çok, adi ifade içinde gördüğüm güzel fikre acırım.” demiştir. Victor Murdock adlı bir yazar da bir özdeyişinde anlatımı önemsemektedir: “Söze iyi başlayın, iyi bitirin, arasını ne ile doldurursanız doldurun.” demiştir.

 

            Bana göre sözün etkili ve güzel olması için bu unsurların ikisi de önemlidir. İkisi de birbirinin tamamlayıcısıdır. Yerine göre fikir, yerine göre de anlatım ağırlık kazanabilir. Bu, işlenen konuya; dolayısıyla sözün kullanım amacına göre değişecek bir husustur. Önemli olan, bu unsurlar arasındaki doğal uyumu sağlayabilmek, dengeyi iyi kurabilmektir. Tıpkı bir kuşun kanatları gibi. Malum olduğu üzere, hiçbir kuş, tek kanatla uçamaz.

 

            Bildiğimiz gibi “söz” dediğimiz dil malzemesi, çok önemlidir. Bu nedenle sözün içi dolu olmalıdır. Yüreklere sıcaklık, kafalara ışık salmalıdır. Yıkmamalıdır, yapmalıdır. Alemi ihya etmelidir. Nitekim, Kaşgarlı Mahmut, “Kuru kaşık ağıza, kuru söz kulağa yaraşmaz.” der. Nurullah ATAÇ da, dili önemsemeyen bir yazarı, rendesiz çalışan marangoza benzetir. George Herbert, “Dil sürçeceğine ayak sürçsün daha iyi.” der. Yine Kaşgarlı Mahmut, “Dil ile düğümlenen, diş ile çözülmez.” diyor. Yüce Peygamberimiz, “İnsan dilinin altında gizlidir.” buyuruyor. Nasır-ı Husrev, “Dağda güzel ses çıkar ki, dağ da onu güzel yankılasın.” diyor.

           

            Rasim Hocamın yazılarında fikir ve anlatım atbaşı beraber yürüyor. Böyle olunca, hem gönüllere hem kafalara hitap ediyor. Dolayısıyla, hem zihnimiz aydınlanıyor, hem gönüllerimiz ısınıyor. Hocamın yazılarında söylenenden çok, söylenilmeyen; ama hissedilen bir özellik var. Yazılar, okuyana okuma zevki aşılıyor. Bu nedenle hocamın yazıları, ayrıca bir değer ve önem arz ediyor; eğitici bir nitelik taşıyor. Takdir edileceği üzere, insanlara okuma fikrinden çok, okuma zevkini aşılamak en etkin bir eğitim yöntemidir. Tıpkı, insanlara balık ikram etmektense, balık tutmayı öğretmek gibi.

           

 

            Rasim Bey Hocamın yazıları deneme, gezi yazısı, söyleşi türlerine örnek olmaktadır. Hocam, özellikle gezi yazılarında, gördüğü yerlere sadece bakıp geçmiyor. Baktığı yerleri “görmek” istiyor. Olaylara, durumlara, manzara ve eşyaya bakarken, aynı anda dimağı ve bütün zihnî melekeleri de harekete geçiyor. Anlatımı zaten çok güzel. Buna bir de fikir ışıkları eklenince, yazı, ayrıca bir lezzete ve sanatsal değere ulaşıyor.

           

            “Güneşin methe ihtiyacı yoktur.” düşüncesinden hareketle, burada sizleri Rasim Bey Hocamın kitaplarından ve gazetedeki bir köşe yazısından rastgele aldığım birkaç paragrafla baş başa bırakmak istiyorum:

           

“Köyde her evin odası yoktu. Ama zengin yoksul herkes bir evlik sahibi idi. Yatak yorgan, tohumluk, turşu, pekmez, rakı, şarap ve bilumum mutfak gereçlerini içine alan konutun loş, büyük bölümüne evlik denir.

… Evlik, yalnız çatıda dam başına açılan bir delikle aydınlatılır. Yazın bu delikten içeriye sızan güneş ışınları, ev hanımının saatidir. Güneş şuraya geldi, KUŞLUK, buraya geldi, ÖĞLE, şuraya geldi, İKİNDİ. Hanım her işini güneş saatine göre ayarlar.”

(Aydınlığa Doğru-Evlik. s.11)

 

“Delikanlılar piyasa yapmaktadır, bağların yolunda. Onlar üzüm getirmez, lacilerindeki tozu fiskeleyip üfürürken burunlar havada, gölgelenecek bir ağaç dibi ararlar. Üzüm dolu kaplarıyla bağlardan dönenler, rastladıkları herkese üzüm ikram eder.”

(a.g.e. Bağ Bozumu-s.24)

 

“Kan ter içinde uyanmışım. Birden elime külah gibi bir şey tutuşturuyor ağabeyim ve ‘Yala’ diyor. Yalıyorum. Tatlı ve buz gibi bir şey. Çok hoşuma gidiyor. Adını soruyorum: ‘Dondurma’ diyor. Uyandığımda zehir gibi olan ağzıma dondurma çok iyi gelmişti. Böylece dondurmayla ilk defa Sungurlu’da tanışmış oldum.”

(a.g.e. Köyden Ayrılış-s.68)

 

“Kahveyi ilk defa 12 yaşında içtim. Acı, pötür pötür bir şeydi.

Ağzımı yakmamaya çalışarak zar zor içtim, acı soykayı. Ama hiç de beğenmedim. Halen de sevmem o mereti.”

(a.g.e. Çay – Kahve-s.28)

 

“33.700 nüfuslu Samandağ, deniz kenarında bir plaj kenti. İçme suyunu bir mağaradan çıkan gür ve berrak sudan temin ediyor. Mağaradan çıkan suyun gözesine bir su motoru koymuşlar. Motor, suyu doğrudan depoya basıyor. Yani suyu dinlendirme, arıtma, durultma gibi bir işleme gerek yok. Suyun fazlası yine hiçbir işleme tabi tutulmadan kanallarla bağ, bahçe gibi tarım alanlarına akıyor.”

(Kalem Dostlarımın Yorumları İle-Antakya-s.14)

 

“Kalaylı sitildeki eşmenin suyu, lezzetli ve buz gibidir. İçmelere doyamazsın. İçtikçe içesi gelir insanın.

Bir gün bu suyu büyük bir keyifle içen Osman Karanfil, ‘Hiçbir buzdolabı, suyun derecesini eşme kadar ayarlayamaz.’ kanaatine varmış. Ve bu kanaatini de ilan etmişti, herkese anında…”

(a.g.e. Soğuk Su-s.131)

 

“Bir Ekim 2016. İl Kütüphanesinin bahçesine nazır balkonumdan çınarlara bakıyorum. Yan yana boy gösteren çınarların daha genç olanı, arkadaşının boyuna ulaşmış. Ancak poyraza muhatap olduğundan yapraklarını erken seyreltti.

Günlerdir acı ayazlar eşliğinde kara bulutlarıyla suratını asan hava, birden bire sıcak bir güneşle gülümsüyor, bugün.

...

 

Hafif rüzgarın etkisiyle büyük çoğunluk uyumlu bir şekilde üğürlenirken yani bir düğün pistinde oyuna kalkan gençlerin birbirine uyumlu figürlerle salınırken yukarda, ta yukarda bir yaprağın bağımsız, telaşlı çırpınışı şaşırtıcıydı. Rüzgârsa aynı rüzgâr, ona özel bir etken etki etmediğine göre bu derece hırçınlaşmasına hiçbir sebep yoktu. O çırpınır da bazı yandaşları durur mu? Beriden bir zıpçıktı yaprak daha fırlıyor piste. Bu tipler oyuna renk kattıklarını mı sanıyorlar, yoksa oyunbozanlık mı yapıyorlar.”

(07.10.2017 tarihli TOKAT Gazetesi-s.4 Rasim CANBOLAT-Düzey.)

 

Görüldüğü üzere bu paragraflarda güzel anlatımın bütün incelikleri yansımış.

 

Benim kitaplarımla ilgili Tokat Gazetesindeki köşesinde birkaç kez yazdığı yazılarından ve özellikle son kitabımı tanıtmak amacıyla paylaşım sitelerinde yaptığı bana onur veren değerlendirmelerinden dolayı, Saygıdeğer Rasim Hocama sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

 

Aynı şekilde benim “sessiz deniz” dediğim, hemen her gün Tokat gazetesinde olgun ve dolgun yazılarını zevkle okuduğum bir duayen eğitimci, kalem dostu Sayın Mehmet TAPAR Hocama da son kitabımla ilgili bana onur veren değerlendirmelerinden dolayı şükranlarımı ve saygılarımı sunuyorum.

 

Yine her gün Tokat gazetesinde ilgi ve bilgiyle donanmış düzeyli yazılarını okuduğum gerçek bir kalem dostu Sayın Turan YALÇIN Beyefendi’ye de köşesinde benim son kitabımla ilgili güzel değerlendirmelerinden dolayı teşekkürlerimi ve saygılarımı sunuyorum.

 

Yüreğinizden sıcaklık, dimağınızdan ışık eksilmesin. Kaleminiz hep işlesin. Nice güzelliklerde buluşmak dileğiyle.

 

 

                                                                                                                      16.10.2017