NEREYE BU GİDİŞ? -2-
NEREYE BU GİDİŞ? -2-

NEREYE BU GİDİŞ? -2-

 

S.A… Yazımın birinci bölümünde uluslararası emperyalist kişi, kurum ve kuruluşların kirli oyunlarından,  bozulan değerlerden ve dengelerden bahsetmiştim. Bu ikinci bölümde de aynı konuya devam etmeye çalışacağım.

            Oyun kurucu emperyalist üst akıl sahipler de çok iyi biliyorlar ki, bir toplumu yönlendirmede, kendi değerlerine yabancı kılmada, her şeyin kendi menfaatleri ve hesapları dâhilinde gelişmesi ve kabul görmesi için en etkili yol, aileyi ele geçirip tarumar etmektir. Aileyi tarumar edebilmek için de öncelikle kadınları istismar edip, asli vazifesi olan analık özelliklerinden uzaklaştırmak gerekir. Bu hususta çok yol aldılar ve milyonlarca kadını süfli emellerine kurban ettiler ve ediyorlar. Eli öpülesi hanım bacılarımızı ve annelerimizi tenzih ederek söyleyeyim ki, çoğu zaman bu kurban olmayı gönüllü hale getirebildiler. Öyle ki, güya kadınların hak ve hukukunu korumak, kadına özgürlük vermek ve kadın-erkek eşitliğini sağlamak için kurulan dernekler bile “başörtüsünü atan kadın”ı temsil eden heykel açılışında gururla başrol oynayabiliyorlar. Bu nasıl bir dernektir ve bu nasıl bir özgürlük anlayışıdır ki, kadının başörtüsünü atınca özgür alacağını söyleyebiliyorlar. Bu düşünce ve bu kafanın etkisine kapılan kadınlar da sadece başörtüsünü değil, daha başka giysilerini de atınca özgürlük yerine köleliğin acımasız tuzaklarına düşüyor. Hâlbuki koruyucu hekimlik misali, insanımızı kem gözlerden, yan bakışlardan, sınırsız isteklerden, kontrolsüz arzulardan ve sapkın davranışlardan korumaktır asıl olan. Emniyet güçlerinde ve kolluk kuvvetlerinde hâkim olan düşünce de budur. Yani, asıl görev suçluyu yakalamaktan çok, suç işlenmesine mani olmak, suça müsait ortamları kontrol altında tutmaktır. Aksini düşünüp yol almaya çalışanların sebep oldukları faciaların korkunç örneklerine şahit oluyoruz sık sık. Bu durumda, yukarda bahsettiğim uluslararası kişi kurum ve kuruluşların asıl amacının, kadınlara bilinen ve insanlığın çok büyük ekseriyetince kabul gören anlamda özgürlük ve eşitlik sağlamak değil de, kadını sıcak yuvasından, ciğerparesi yavrusundan, anasından, babasından, kocasından, örtüsünden ve ona saygınlık ve farklılık kazandıran ve fıtratında var olan bütün güzelliklerinden koparıp, tahrik, teşfik ve istismar unsuru olarak sokağa salmak, ortak meta haline getirmek, alınıp satılan mala dönüştürmek olduğunu düşünmeden edemiyorum. Bazı saf ve aldatılmaya müsait kardeşlerimiz bu düşüncemi kendilerine hakaret kabul edebilirler. O kardeşlerime diyorum ki “sizler iyi niyetli olabilirsiniz. Ama iyi niyetli olmak çoğu zaman neticeyi değiştirmiyor. Dünyanın bir çok noktasında hep beraber görüp gözetlediğimiz bu bencil, egoist, tatminsiz, doyumsuz, saygısız, inançsız, ve ruhsuz gidiş kendi kendine mi oldu? Asla. Hiçbir şey kendi kendine olmayacağı gibi kesinlikle bu gidişatın da sahipleri ve sebepleri var.

            Ne yazık ki bu çabalar ölümcül bir virüs gibi dünyayı istila etme yolunda. Ülkemiz de bile bir tarafta 24.11. 2011 yılında kabul edilen 79 maddelik 6251 sayılı kanun ile LGPD’lerin yasal statü kazanmasından sonra “LGPD’ler ile uyuşturucu satıcıları yüzünden balkonlara bile çıkamaz olduk, çocuklarımızı sokağa bırakamıyoruz” diye feryat eden İzmir ve İstanbul’daki mahalle sakinleri. Diğer tarafta ise “gece rahatlıkla sokağa çıkmak istiyoruz, güzelliğimizi ve cazibemizi göstermek istiyoruz, vücudum bana ait, sana ne, vücudumdan çek elini” şeklideki sloganlarla sokaklarda yürüyüş yapan kadın ve erkekler. İlk bakışta çok uçuk ve tuhaf gibi görünen bu örnekleri yukarıda anlatmaya çalıştığım kötü niyetli gayretlerin etkisini fark ettirmek için yazdım. Daha düne kadar her toplunda kadına gösterilen saygı ve sevgiyi yok edecek bu tıp davranış ve isteklerin, bizzat kadınlar tarafından bireysel veya örgütlü olarak bir hak ve özgürlük şeklinde algılanmasını tam bir akıl tutulması olarak görüyorum. Böylesine bir istismarı fark etmeyip, bu çalışmalara gönüllü destekçi olmak ise akıl tutulmasından da beter bir durum. Haftaya Cuma günü 3. bölümle devam inşallah. Kalın sağlıcakla.

                                                                                                                        Nizameddin Aydın