NEREYE BU GİDİŞ? -5-
NEREYE BU GİDİŞ? -5-

NEREYE BU GİDİŞ? -5-

 

Yazımın önceki 4 bölümünde kadın-erkek eşitliği, kadına özgürlük ve kadın hakları söylemlerindeki istismarı, kadın-erkek arasındaki farklılıkları dikkate almama ve aile hukukunda yapılan yasal değişiklikler hakkında düşüncelerimi paylaşmıştım. Bu bölümde ise yine aynı konuda yapılan yasal düzenlemelerden bahsetmeye çalışacağım.

1926 yılından bu güne kadar, gerek AB yasalarına uyum maksatlı, gerekse uluslar arası malum çevrelerin kimlikli, kişilikli ve özgür kadın hususundaki baskıları sonucunda aile yapımızı ilgilendiren 20’ye yakın yasal düzenleme yapıldı. Bunlardan ikisi, ihtilafları körükleyeceğine inandığım soyadı kanunu ile müşterek mal edinimi kanunudur. Nereden ve neden gerek görüldüğünü halâ anlamış değilim. Kime sordunuz, kim istedi, kimler ve hangi baskı gurupları bastırdı bu konuda? Neyse. Bu iki yasanın irdelemesini başka bir yazımda ele almak dileğiyle bu ve benzeri yasal değişiklik gerekçelerine genel çerçeveden bakmak istiyorum. Yukarıda bahsettiğim 20’ye yakın yasal düzenlemelerin gerekçesini büyük oranda “kadına şiddetin önlenmesi, kadınlar üzerindeki psikolojik ve toplumsal baskının kaldırılması, kadınların hak ve özgürlüklerinin sağlanması, kadınların erkek hükümranlığından kurtarılması, kadının aile içinde söz ve yetki sahibi yapılması, kadının erkeklerle aynı hakka sahip olması, kadının yok sayılmaması” gibi abartı ve istismar kokan istek ve beklentiler oluşturuyor. Sanki iki ezeli düşman kanun gücüyle barışık tutulmaya çalışılıyor. Aileyi oluşturan taraflardan birinin ezildiğini, haksızlığa uğradığını, şiddete maruz kaldığını, horlandığını, dışlandığını sürekli gündemde tutmak tarafları şüpheci ve birbirlerine karşı rakip hale getirmiyor mu? Ayrıca münferit olayların dahi, gerek sosyal medyada, gerekse gazete ve televizyonlarda günlerce “flaş haber” başlığıyla verilmesi, caydırıcı olmaktan çok yaydırıcı ve özendirici olduğu apaçık ortada değil mi? Zira son zamanlarda özellikle kadına şiddet diye adlandırdığımız olaylar çok büyük artış göstermiştir. Bu olayların tırmanışının temelindeki asıl faktörlerden biri de, yıllardır sürekli kadınlar üzerinden yapılan gayri milli yayınların olumsuz etkisidir.

Yukarıda bahsettim. Tekrar söylüyorum. Topluma istedikleri şekli verebilmek için işe önce kadınların eşi başta olmak üzere bütün aile fertlerine ve bizi yapan kadim değerler yargılarına karşı ilgisiz ve yabancı kılmakla başladılar. Bunu yaparken ailenin bir bütün olduğunu, bir birlerine karşı kişilik ve kimlik ispatına gerek olmadığını ihmal ettiler. Bunda da büyük ölçüde başarılı oldular. İşte bu noktadan sonra ailede kadınların hiçbir sorumluluğu olmayan ve sıradan müstakil bir bireymiş gibi düşünce farklılıkları, tercih farklılıkları, giyim kuşam farklılıkları, arkadaş ve dost edinme farklılıkları, en yakınlarına karşı sorumluluk farklılıkları ve nihayet özgür yaşama arzuları ortaya çıktı. Yıllardır yürütülen olumsuz ve gayri milli kampanyaların muhatabı hep kadınlar olduğu için, bu farlılık ve olumsuz değişim erkeklerde aynı hızla olmadı. Böylece, eşler birbirini bir bütünün ayrılmaz iki parçası olarak olmak yerine, birbirlerini rakibi görmeye, birbirlerini hazmedememeye, birbirlerini hor görmeye, birbirlerine yabancılaşmaya başladı. Özellikle kadınlar, psikolojik hassasiyetleri dolayısıyla, kendileri üzerinden yapılan yoğun propagandanın etkisiyle sorumsuz, huzursuz, bencil, kuşkucu, tatminsiz ve isyankâr davranmayı özgürlük ve eşitlik olarak algıladılar. Hatta bu durum zaman zaman onları geleneklere, örf ve itikadı noktalarda bile asi olmaya kadar götürdü. Sonuçta aile içi tartışmalar, şiddetli geçimsizlikler, kadına şiddet olayları ve boşanmaların anormal artışı gündeme oturdu. Bütün bunlar kendiliğinden ve normal seyrinde giderken pat diye olmadı. Birilerinin oyunları, planları tuzakları ve kurguları sonunda ortaya çıktı. Konuyla ilgili yapılan idari ve yasal değişiklikler ise derde deva olmadı ve hiçbir aileyi daha huzurlu ve mutlu yapmaya yetmedi. Meseleye bakış açımızı değiştirmedikçe, derinliğine düşünmedikçe, ailenin bir bütün olduğu gerçeğini öne almadıkça, kınayanın kınamasına aldırmadan, aldatıcı, kışkırtıcı söz ve eylemlere kanmadan daha cesur tedbirler ortaya koymadıkça da yetmeyecektir.

Yukarda bahsettiğim olumsuzlukları fark edip, ahlaklı gençlik yetiştirmek arzusunda samimi olduklarına inanmak istediğim yetkililer, kadınlarımızın özellikle son 20-25 yıldır kaybettiği saygınlığını, asil ve onurlu duruşunu yeniden kazandırmak için acilen tedbir almak durumundadırlar. Bu duruma daha fazla göz yummak, ötelemek, ertelemek, tahammül etmek, sabretmek, susmak veya şimdi sırası mı demek bizi biz olmaktan çıkaracaktır. Daha fazla gecikirsek bu yılan hepimizi sokacaktır. Bu böyle gitmez. Su tersine akmaz. Gelin kadınlarımızı asli görevine, evine, sıcak yuvasına döndürelim. Döndürelim ki kadın çocuklarının anası, evinin hanımı olsun. Döndürelim ki, çocuklar ya bir kreşte, ya bir bakıcı elinde kalmasın. Anne karnındaki bir çocuğa “hadi evladım gel artık, senin için iyi bir bakıcı buldum, iki sene sonra da seni iyi bir kreşe vereceğim” dememiz mümkün olsaydı, çocuğun cevabı: “anne, madem bana sen bakmayacaksın da, neden benim dünyaya gelmeme sebep oluyorsunuz, neden dört gözle benim gelmemi bekliyorsunuz. Öyle ise ben gelmiyorum” olurdu herhalde. Her çocuk yuvanın sıcaklığını ve mutluluğunu yaşamalı, anne şefkatini, anne merhametini, anne sevgisini ve aile terbiyesini tanımalı ve tatmalı. Tanımalı ki, insan olmanın zevkini, şerefini, farklılığını ve erdemini yaşasın. Konunun uzmanları ve istatistik veriler gösteriyor ki bu gün çocuk ıslah evlerini dolduran yavruların büyük çoğunluğunu, sıcak yuvadan, anne-babanın sevgisinden ve şefkatinden uzak kalan çocuklar oluşturduğu gibi, bu çocuklar aynı zamanda toplumla uyum sağlayamayan, problemli ve isyankâr fertler haline gelmektedir.

Bu noktada, kadınlar çalışmasın mı? Ekonomimize katkı sağlamasın mı? Şeklinde itirazları duyar gibiyim. Zaruri durumlarda ve annelerin veya anne adaylarının durumuna uygun çalışma şartları ve iş kolları elbette olacaktır. Hatta olmalıdır. Ancak bunu erkeklerle bir yarış haline getirmenin, doğru olmadığı kanaatindeyim. Zira zaten çalışan kadınların maaşının yarısı ya kendi özel ihtiyaçlarına, kreşe veya bakıcı kadın ile temizlikçi kadına ödeniyor ya da çocuklar başıboş bırakılıp evle beraber kendilerini de yakıyorlar. Konunun çözümü için, eşi sırf ekonomik zorluklar yüzünden çalışmak mecburiyetinde olan erkeklerin maaşı belli oranda artırılarak bu mecburiyet büyük oranda telefi edilebilir. Hatta gerekirse bu fark bizzat kadına ödenebilir. Çalışmayan kadınların doğum yardımlarının ciddi şekilde artırılmasının yanında erkeğin maaşına çocuk başına yapılan ödemeler de ciddi oranlarda artırılabilir. Çalışan kadınlardan isteyenler çocukları belli bir yaşa gelinceye kadar part time çalışma isteğinde bulunabilirler. Bunlar benim ilk anda aklıma gelen teklifler. Eminim ki işin uzmanları bu konuya samimiyetle yaklaştıklarında daha uygun, makul ve pratik çözümler bulacaklardır. Çocuklarımızın bedeni ve ruhi açıdan sağlıklı olabilmesi için bu tip fedakârlıklar yapmaya değer diye düşünüyorum. Son günlerde toruna bakacak büyükannelere 475 tl ye varan maaş bağlanması, bu yönde atılmış olumlu bir adım gibi görünüyorsa da, bu girişim annelerin daha rahat çalışmasına imkân sağlayacağı için çocukları daha mutlu etmeyecektir. Büyükanneler sıradan bir bakıcıya göre önemli bir değerdir ama annenin yerini tam olarak dolduramayacaktır. Hâlbuki ben burada daha çok kadınlar için annelik görevini önceleyen ve bu görevini daha rahat yapabileceği ortamın ve imkânın sağlanmasından yanayım. Bunun için de daha cesur ve gerçekçi kararlar almak gerekir. Ama maalesef idarecilerimiz kadın istihdamının son yıllarda %21’den %28’e çıkmış olması ile övünüyorlar. Acaba bu durumla övünen yetkililer, kadın istihdamındaki artış ile son yıllarda hızla artan aile faciaları, çocuk ölüm ve istismarları, çocuklardaki psikolojik rahatsızlıklar, boşanmalardaki artış, kadın istismar ve cinayetlerindeki artış arasında bir ilişki olup olmadığını merak ettiler mi?

Konuyla ilgili olarak düşündüklerimi yazdım ve bu hususun insan neslinin geleceğini fazlasıyla ilgilendirdiğine, çürümenin çok ciddi boyutlarda olduğuna dikkat çekmek istedim. Mesela, yıllardır doğum kontrolü adı altında çalışmalar yapılıyor. Ülkemizin şimdilik kısmen etkilendiği bu çabalar sonunda, Avrupa ülkelerindeki nüfusun durma noktasını da geçip, aşağıya doğru çekildiği, herkesin malumudur. Yıllardır, hayatını yaşa sloganlarıyla, doğum kontrolü propagandalarıyla yanlış yaptığını fark eden Avrupalılar, şimdilerde pardon deyip, doğumları teşvik maksadıyla 1., 2. ve 3. çocuklar için artan miktarlarda para ödüyor. Ama yıllarca sürdürülen yanlış politikalar sonucu, kedi-köpek besleme alışkanlığı edinen ailelerin, bu alışkanlıklarından vazgeçmediğini ibretle izliyoruz. Bu durum bile, takip edilen yol ve yöntemlerin yanlışlığını açıkça ortaya koymaktadır. Uzmanlar, uygun önlemler alınmaz,  daha insani ve mantıklı yol ve yöntemler devreye sokulmazsa, insan neslinin yok olma tehlikesi ile baş başa kalacağına dikkat çekiyorlar. Yani, gelinen nokta itibariyle insanlık adeta, insanca var olma ile özgürce kokuşma, çürüme ve yok olma tercihiyle karşı karşıyadır. Hatta buna toplumun toptan intiharı da diyebiliriz.

Şu hususu da belirtmeden bitirmek istemiyorum yazımı. Yukarda konu ettiğim aile içi çatışmaları, şiddetli geçimsizlik vakalarını, kadına şiddet olaylarını, kadın cinayetlerini ve taciz olaylarını hoş veya olağan karşılamak elbette mümkün değil. Ben burada, çoğu insanın düşündüğü ama yanlış anlaşılacağı veya kınanacağı endişesiyle dile getirmediği nedenler üzerinde bir tahlil yapmak istedim. İfrat, tefrit, tahrik, istismar ve yanlış yönlendirme gibi iyi niyetten uzak, art niyetli propagandaların sonucunun nerelere vardığını veya varabileceğini göstermeye çalıştım. Gerisi sorumlularındır. Haftaya Cuma günü 6. bölümle devam inşallah. Kalın sağlıcakla. 24.11.2017

                                                                                                                                   Nizameddin Aydın