24 KASIM 2017 ÖĞRETMENLER GÜNÜ
24 KASIM 2017 ÖĞRETMENLER GÜNÜ

24 KASIM 2017 ÖĞRETMENLER GÜNÜ

Sami YAMAN

Emekli Öğretmen

 

                Cumhuriyetimizin kurucusu ve inkılâplarımızın öncüsü Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’e 24 Kasım 1928’de Başöğretmenlik unvanı verilmiş; aynı tarih, doğumunun 100. yıl dönümünde, “Öğretmenler Günü” adıyla kabul ve ilan edilmiştir.

                Ünlü bir eğitimci, “Eğitimde ihtimaldir ki, en fazla tesir ve nüfuza sahip olan âmil, öğretmendir.” diyor. Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, öğretmenlere seslendiği bir konuşmasında, “Sizin başarınız, Cumhuriyetin başarısı olacaktır.” diyor. Yüce Peygamberimiz de, “Sizin en hayırlınız, başkalarına faydalı olanınızdır.” buyuruyor.

                Bütün bu sözlerdeki mesajlar, takdir edileceği üzere, öğretmenin toplum hayatındaki değer ve önemini ortaya koymaktadır. Gerçekten, öğretmenine gereken değeri vermeyen, ona rahat eğitim-öğretim imkânı sağlamayan toplumların ilerlemesi, kalkınması düşünülemez. Tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur.

                Öğretmen bir toplumun en önemli ve en değerli görev simgesidir. Öğretmen sürekli bilgi kaynağı, yol gösterici ve hayat gerçeğini belirleyicidir. Her ileri adımda enerji payı, her mutlu olayda alın teri vardır, onun. O, hastalara şifa dağıtan doktorları yetiştirir; fabrikalara baca kuran elemanlara emek verir; vatanı düşmana karşı koruma ve kollama görevini yüklenen komutanların bilgi yapısına ilk harcı koyar. Keşifler, icatlar yapan yeryüzündeki insanların refah ve mutluluğu için gök boşluğunda araştırma yapan bilginlere yön gösterir. Kısaca, ömrü boyunca bir maden arayıcısı gibi, insan cevherini bir sarraf hassasiyetiyle işleyen öğretmenin alın kırışıklıklarında, saçının beyazında, tatlı bir ıstırabın destanı okunur.

                Öğretmen, ömür olarak fâni; fakat iş ve eser olarak ölümsüzdür. Şairlerin mısralarında, Süleymaniye’nin kubbesinde onun sesi yankılanır. Malazgirt’teki kılıç şakırtılarında onun bestesi okunur. Ressama zamanı durdurma sırrını veren odur. Bizans surlarına tırmanan Ulubatlılar onun eseridir.

                Öğretmen, yeni nesillerin mimarıdır. Köylerden kentlere, dağlardan ovalara dökülen ses ve mutluluktur. O, vatanseverdir. Yurdunun ayazında donmuş, sıcağında kavrulmuştur. Öğretmen saygıdeğerdir. Bilimden yanadır. Goethe’nin dediği gibi, “Okul âleminin kutsal çatısı altında öğretmenin kaderi, ebediyyen öğrenci kalmaktır.” Öğretmen yenilikçidir. Üreticidir. Onun ant içtiği yolda, yorgunluk, bıkkınlık yoktur.

                Öğretmenin iyisi, her dem taze olanıdır. O, mevcutla yetinmez. Daha mükemmelin, mesleğinin kurmayı olmanın peşindedir. Kısaca iyi öğretmen, sınıfta beklenen, özlenen öğretmendir.

                İyi öğretmen, güncel olduğu kadar, geleceğe de yönelik olmalıdır. Geleceğe yönelmenin ön koşulu, bugünü aşmaktır. Geleceğin iyi öğretmeni, her şeyden önce öğrencilerine düşünmeyi öğreten öğretmendir. Unutmayalım; vasat öğretmen söyler, iyi öğretmen gösterir, büyük öğretmen ilham verir.

                Öğretmen iyi yetişirse, iyi yetiştirir; sayısız karakter abideleri inşa eder. Memlekette yer yer karakter ucubeleri dolaşıyorsa, derin derin düşünmemiz gerekiyor. Yoksa, okulun dışı, okuldan daha mı etkili hale gelmiştir?

                Bir mühendis hata yaparsa, apartman uçar; üç beş insan ölür. Bir doktor hata yaparsa, yine birkaç insan ölür. Ama öğretmen hata yaparsa, bir millet ölür… Unutmayalım, ne kadar biliyorsak, o kadar güçlüyüz. Ne kadar güçlüysek, o kadar hürüz demektir. Bilgiyle, hünerle, irfanla yükselmeyen milletlerin geleceği esaret ve sefalettir. Her türlü cehalet esarettir. Çağımızda ise, cehalet ve hürriyet bir arada yaşayamaz.

                Öğretmen, hatta fakülte üzeri akademik kariyer almalıdır. Işıklı geleceklere ulaşmamızın zorlu, fakat mutlaka aşılması gereken tek çıkış yolu budur. Böyle bir eğitimden geçen öğretmenin eli kalem tutar. Hitabeti gelişmiştir. Sahasına hakimdir. Birikim sahibidir. Sanat zevki yüksektir. Tarih şuuru kuvvetlidir. Millî hedeflerimiz ve dünden yarına bütün vatan coğrafyamız, hafızasında dipdiridir.

                Doktoralı öğretmen sayısı hızla artırılmalıdır. Müesseseler erbabının eline verilmelidir. İdari kadrolar, rekabete ve hizmet yarışına açılmalıdır. Her öğretmen, her eğitimci, her idareci, bilgi ve yeteneğine göre bir yerlere geleceğine inanmalıdır.

                Ünlü düşünür Sokrat diyor ki: “Dünyada herşeye değer biçilebilir, ama öğretmenin eserine değer biçilemez. Çünkü onun eseri, hem her şeydir, hem de hiçbir şeydir.”

                Öğretmeni yetiştirirken, onu mesleğe alırken, kimliğini en hassas terazide tartmalıyız. Zira öğretmen, toplumda kamuoyu en geniş bir mesleğin vitrin insanıdır. Başkalarında görüp de önemsemediğimiz kusurları onda görürsek, affetmemeliyiz.

                Öğretmenlik, sonradan kazanılan, kısa vadeli bir iş ve meslek alanı değildir. Doğuştan gelen bir kişilik olayıdır. Bu nedenle de, insan hayatını ömür boyu kuşatır. Bu meslek, insanın öz cevherindeki damarlardan beslenir. Kaynağında sevgi ve ideal vardır. Bu da onu çağlayan bir ırmak yapar. Ömür boyu akar gider. Öğretmen, öğleye kadar değil, ölünceye kadar öğretmendir. Goethe’nin dediği gibi, görevi de ölünceye kadar öğrenci kalmaktır. Her daim, toplumun vitrin insanı olarak yaşamaktır.

                “İnşa” ve “ihya” görevi yapan öğretmenin itibarsızlaştırılması ise, hem onu öldürmek demektir, hem de en basit ifadesiyle, ülke geleceğinin karartılması demektir. Yüce Peygamberimizin buyurduğu gibi, “âlemin ölümü” demektir.

                Hiçbir sistemde hiçbir sistem elemanı, tek başına potansiyel suçlu olarak görülmemelidir. Görülürse, sistem, sistem olmaktan çıkmış olur. Kaldı ki, böyle bir bakış, bilimsel olmadığı gibi, etik de değildir. Hele de demokratik hiç değildir. Öbür yandan, bir sistem içinde sorumluluğun büyüğü küçüğü de olmaz. Eğitim öğretim açısından George Bernard Shaw’ın şu sözü bu görüşü destekliyor: “Sadece okulda eğitilen çocuk, eğitimsiz kalır.” Demek ki, her sistemde olduğu gibi, eğitim sisteminde de birden fazla eleman vardır. Eğitim sisteminin elemanları, hatta çok daha kalabalıktır. Aileden başlar, okul, öğretmen, yönetici, çevre… Sürer gider. Nereye kadar giderse gitsin, sonuçta bizi tek eleman gerçeğine götürmez. Zaten tek elemana da sistem denmez. Öyleyse, eğitim sorunlarının tek suçlusu öğretmen değildir. Eğer, eğitimdeki sorunları çözmek istiyorsak, sistemin bütün elemanlarını ihya etmemiz gerekmektedir. Yoksa, öğretmeni bütün etkilerinden ve yetkilerinden arındırarak, onu sistem içinde sadece bir “sınıf geçirme memuru” konumuna getirerek, Millî Eğitimin hiçbir sorununu çözemeyiz.

                Eğer öğretmenin suçu varsa, sorgulansın. Yetersizse, gereken tedbirler alınsın. Hatta, başka görevlere aktarılsın. Ama lütfen kimse, ulu orta öğretmenin mesleki haysiyet ve onuruyla oynamasın. Her önüne gelen, onu itibarsızlaştırmasın. Mustafa Kemal Atatürk’ün: “Sınıfa girdiği zaman, cumhurbaşkanı bile öğretmenden sonra gelir.” uyarısı unutulmasın. Aksi taktirde, devlet olarak, millet olarak ağır bedeller öderiz.

                Eğitimde yeni bir yol belirlemek için, her defasında ille de Amerika’yı yeniden keşfe çıkmaya gerek yoktur. Son yıllarda biraz gevşetilmiş olan denetim mekanizması, etkin bir şekilde yeniden işletilirse; Millî Eğitim kurumlarımız, siyaset kurumlarının güdümünden tamamen kurtarılırsa; eğitimin ayakları çocuk ve gençlerin ruh derinliklerindeki ilgi ve yeteneklere dayandırılırsa; kafalarla ellerin uyumu sağlanırsa; Atatürk’ün çizdiği ışıklı yolda yürünürse, Millî Eğitimde sorunlar da çözülür, yollar da aşılır; dağlara da çağlara da ulaşılır.

                Hepimiz biliyoruz ki, bu devlet kolay kazanılmamıştır. Şanla, irfanla kurulmuştur. Hamurunda alın teri, toprağında şehit kanı vardır. Vatan da altında yatan da azizdir. Onlara saygı duymak ise en az onlar kadar azizdir.

                Şurası bir gerçektir ki, bugün artık Millî Eğitimde yeni bir diriliş harekâtı başlatmamız gerekmektedir. Bunun için aklın ve bilimin öngördüğü her yol ve yöntemden yararlanmalıyız. Hatta, gerekirse, geçmişe de bakmalıyız. Zira, geçmişe bakmak, her zaman geriye bakmak demek değildir. Nitekim, ünlü devlet adamı Churchill, “Ne kadar geriye bakarsanız, o kadar ilerisini görebilirsiniz.” diyor. Âkif de: “Eski, eski olduğu için atılmaz; yeni de yeni olduğu için alınmaz. Faydasızsa atılır; faydalıysa alınır.diyor. Türk Edebiyatı’nın büyük şairlerinden Yahya Kemal de:

                “Ne harâbi ne harâbâtiyim,

                Kökü mâzîde olan âtiyim” diyor.

                Öyleyse, şu her şeye özür bulma, yafta vurma hastalığımızı bir an önce terk edelim ve doğru olanı, güzel olanı, her neredeyse arayıp bulalım ve onu tezelden hayata geçirelim. 

                Yıllardan beri, Millî Eğitimimizi düzeltmek, yarınlarımızı kurmak için, devlet olarak, millet olarak trilyonlar feda ediyoruz ama, ne hikmetse, ne öğrencilerin, ne anne babaların, ne de öğretmenlerin şikâyetleri bir türlü bitmek bilmiyor. Nedense, Millî Eğitim davasında vuslat daima bir başka bahara kalıyor. Şurası bir gerçektir ki, eğitimimizin önünde bir tıkanıklık vardır. Bunu açmanın yolu, eğitimde ilgi ve yeteneği ön plâna çıkaracak bir eğitim sistemini geliştirmek ve onu tezelden hayata geçirmektir.

                Vazgeçmek, durgunluğa ve yanlışa rıza göstermek, idealist ve inanmış insanlara yakışmaz. Bu ülkenin düşünen eğitim sevdalıları, yarının Büyük Türkiye gönüllüleri, bu dolaşık yumağı çözmek zorundadırlar. Fikirde, sanatta ve bilimde bu ülkenin zinde kuvvetleri, iş başı yapmalıdır. Uyuşuk zihinleri düşünce ışığıyla aydınlatacak, dargın gönülleri barıştıracak, yüreklere serin sular serpecek düşünce kaynakları harekete geçirilmelidir.

                Ne yazık ki, fikir bahçelerimizde yaban gülleri de açmaya başladı, artık. Bu ülkede sadece sağ kulağıyla, sadece sol kulağıyla işiten; sadece sağ gözüyle, sadece sol gözüyle gören garabet insanlar dolaşmaya başladı. İkisi de kendine yabancı, ikisi de birbirine tepkili, ikisi de yabancılarla barışık… İlginçtir, bu insanların hastalık derecesinde kendi kültürlerine tepkileri var. O kadar ki, kendi kültürel kimlikleriyle ilgili bir söz, bir kavram duyunca, tüyleri diken diken oluyor. Kimdir bunlar? Hangi havayı teneffüs etmişlerdir? Hangi sulardan içmişlerdir? Daha da acıklı olanı, niçin ve nasıl bu hale gelmişlerdir?

                Bir yazarımızın dediği gibi, “Örnek aldığımız Batı’da Victor Hugo’yu, Balzac’ı bilmeden Fransız; Goethe’i, Schiller’i bilmeden Alman; Shakespare’i, Bayron’u bilmeden İngiliz olmak mümkün değilken, bizde nasıl oluyor da Yunus’u, Bâki’yi, Haşim’i, Halide Nusret Zorlutuna’yı, Arif Nihat’ı bilmeden, bırakalım sıradan bir vatandaş olmayı; yazar, gazeteci, televizyoncu, radyocu, sosyal bilimci, aydın, hatta edebiyatçı bile olunmaktadır? Bu nasıl olabilmektedir?’’

                Çok önemli bir eğitim sorunumuz da okumayla ilgili. Okumuyoruz, okumayan bir toplum olduk. Büyüklerimiz de okumuyor, küçüklerimiz de. Böyle olunca da gönüller sıcaklığını, dimağlar ışığını yitiriyor. Gıdasız kalan ruhlar, açlığını gidermek için basit hazlara yöneliyor. Ortalarda sayısız karakter ucubeleri dolaşıyor. Böyleyken ilginçtir, bilgi toplumu olduğumuzu ya da olacağımızı söyleyebiliyoruz.

                Gerçi, henüz, “Kahrolsun edebiyat!” denmiyor ama, edebiyat da, günübirlik hayatımız içinde, ilgisizliğimizle can çekişiyor, ölüyor. Toplum da öyle. Öyle görünüyor ki bundan sonra, milletlerin zor zamanlarında imdadına şairler değil, topçular ve popçular koşacak. Öyle ya, bugünün futbol imparatorları, müzik süper-starları varken, dünün Yahya Çavuşları, Halide Onbaşıları da kim oluyor? Ne demeli, Yahya Kemal’in 20-30 yıl emek verdiği şiirler, Münir Nurettin’in besteleriyle kanatlanıp gök boşluğunda yıldızlara konuk olurlarken, popçumuzun on dakikada yazdığı şarkı sözü (!) ile listelere girmesi, olsa olsa, günümüzün sanat zevkinin bir göstergesi olabilir. Peki ya:

                “Ustada kalırsa bu öksüz yapı,

                Onu sürdürmeyen çırak utansın”

mısralarından kimler utanacak?

                Sonuç olarak diyoruz ki, büyükler olarak sorumluluklarımız vardır. Malum olduğu üzere, “Arabanın ön tekeri nereden giderse, arka tekeri de oradan gider.” Yine unutmayalım ki, Snelman’ın dediği gibi, “Gençliğin ruhunu işlenmeyen bir tarla gibi kendi haline bırakırsanız, orada ısırganlar, dikenler yetişir.”

                Sevgili Gençler,

                Bir yazarın dediği gibi, “Yarınlar, yorgun insanların değil, rahatlıklarına kıyabilenlerindir.” Bu nedenle diyorum ki, hayatı, insanları, sanatı, dilimizi ve edebiyatımızı seviniz. Edebiyat eserlerini okuyunuz. Onlarda kendinizi bulursunuz ya da toplumu seyredersiniz.

                Hiçbir zaman unutmamalıyız ki, Güzel Türkçe bilincinin olmadığı yerlerde, argo, taklit ve kabalık ortaya çıkar. Bu da onarılması güç toplum sorunlarını beraberinde getirir. Gündelik, para ve borsa trendine gösterdiğimiz hassasiyetin yüzde birini anadilimize göstersek, bugün öz diyarımızda dil adına bir sorun yaşamayız. Başka uluslar, dilleriyle ülkeler fethederlerken, biz onların argolarıyla entel-şovlar yapıyoruz. Vah bize, yazık bize… Konfiçyüs’ün sözlerini unutmayalım.

Burada öğrencilere seslenmek istiyorum.     

Sevgili Öğrenciler,

                Zamanınızı iyi kullanınız. Öğretmenlerinizi iyi dinleyiniz. İlgiyle dinleyiniz. Unutmayınız ki, ilgi olmadan bilgi olmaz. Su akarken testinizi doldurunuz. Bir sporcu gibi koşunuz. Dünü aşınız. Atatürk’ün çizdiği ışıklı yoldan ayrılmayınız. Bayrağımızı, İstiklâl Marşı’mızı, devletimizi ve milletimizi seviniz, sayınız, öğreniniz. Zira, bunların gelecekteki yiğit koruyucuları sizler olacaksınız.

                Atatürk’ün şu özdeyişi, hepimiz için ortak payda olmalıdır: “Sözkonusu olan vatansa, geriye kalanı teferruattır.” Siyasetle vatan, devlet ve millet şuuru arasındaki ince çizgiyi iyi ayırt etmeliyiz. Yine Atatürk’ün “Uygarlık demek, af ve hoşgörü demektir.” özdeyişini çok iyi yorumlamalıyız. Akılcı, yapıcı, birleştirici ve hoşgörülü olmalıyız. Günde bin defa dünyayı değiştireceğimize bir defa olsun kendimizi değiştirmeliyiz. Bence vatana, devlete ve millete, Millî Eğitime hizmet etmenin, bu asil millete hizmetkâr olabilmenin en kısa ve akılcı yolu, budur.

 

                Bu duygularla tüm öğretmenlerimizin Öğretmenler Gününü kutluyor; sağlık, başarı ve mutluluklar diliyorum.