TARIM VE HAYVANCILIĞIMIZ?  DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
TARIM VE HAYVANCILIĞIMIZ? DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

 Üçüncü bölümde de belirttiğim gibi farklı bakışlarla ortaya konmuş düşünce ve araştırma konularına bu bölümle de devam edip, altıncı bölümden itibaren TARIM ve HAYVANCILIĞIMIZI olması gereken yere taşıyabilmek adına neler yapılabileceği konusundaki düşüncelerimi de sizlerle paylaşacağım inşallah.

                Ç- Adnan Menderes Üniversitesi ile Tarım Bakanlığımızın Mart 2015'de hazırladığı tarımsal raporlardaki verilere göre, tarım sektöründeki istihdamın, toplam istihdamdaki payı 1999 da %41'le 9.149 kişi, 2002 de % 34,9 ile 7.458 kişi iken, 2015 yılında % 23 ile 5.628 bine kadar düşmüştür. Bu düşüşte diğer sektörlerin daha hızlı gelişmiş olma durumu varsa da, en büyük etken, desteğin yetersizliği ve buna bağlı olarak iç göçün hızla artmış olması olsa gerek. Çok ciddi ve sürdürülebilir tedbirler alınmadıkça, kırsal kesimden kaçış artacak ve buna bağlı olarak tarımdaki istihdamın daha da düşmesi kaçınılmaz olacaktır. Konunun en ilginç ve düşündürücü olan taraflarından biri de ülkemizde tarımdaki istihdamın, Avrupa’daki en yüksek rakam olmasına rağmen hala kendine yeter üretim yapamadığı için ithalatın sürekli artmasıdır. Yazımın sınırlı olması sebebiyle hububat durumuna pek girmedim ama bir cümleyle ifade etmek istiyorum. Hububatta da sürekli dışa bağımlılığımızın arttığını sık sık basından okuyoruz zaten. Yani hububat ihracında sıralamaya bile giremiyoruz. İthalatta ise 1.344. 000.000 TL ile 24 sıradayız. Ziraat Mühendisleri odasının hazırladığı bir rapora ve PAKDER Başkanı İsmet Aral'ın açıklamasına göre son 24 yılda kuru fasulye, nohut ve mercimek gibi bakliyat üretimi %41 oranında düşmüş olup, 1990'dan bu yana bakliyat ekim alanları da 20 milyon dekardan 7 milyon dekara kadar düşmüştür. Aynı raporun 9. sahifesinde 2002-2012 yılları arasında buğday ithalatının da büyük oranda arttığı görülüyor.

                D – TARIM ve HAYVANCILIĞIMIZIN istenmeyen duruma gelmesinde etkili olduğuna inandığım özelleştirme, kapatma ve satış durumlarından bahsetmek istiyorum.

                Maalesef 2000'li hatta daha önceki yıllarda gündeme gelen kapatma ve özelleştirme çabaları çerçevesinde özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Et Balık Kurumu, Süt Endüstrisi Kurumu ve Zirai Donatım Kurumunun tamamı ile Tarım Kredi kooperatiflerinin büyük çoğunluğu birer ikişer ya satıldı ya devredildi ya da kapatıldı. Tabii gübre fabrikaları da benzer akıbete uğradı. Ayrıca şeker pancarına getirilen kota sebebiyle hayvan yemi tedarikinde çok önemli bir yere ve değere sahip olan küspe üretimi de düştü. Diğer taraftan, son yıllarda siyasi çekişmelere konu olan Fiskobirlik ve Pankobirlik de bağımsız kararlar alamama noktasına geldi.  Bütün bu olumsuzluklar üst üste gelince gerek çiftçimiz gerekse besicimiz kendini ihmal edilmiş hissine kapıldı. Hâlbuki bu tesisler TARIM ve HAYVANCILIĞIMIZI geliştirmek için kurulmuş olup, üreticimizin yıllardır aşina olduğu en yakın dostu ve ilk uğrak yerlerinden sayılabilecek kurumların başında geliyordu.  Bu tesisler yok edilmek yerine günün ihtiyaçları doğrultusunda ıslah edilip korunmalıydı. Hâlbuki bu kurumlar günün şartları dikkate alınarak, yok edilmek yerine, ıslah edilip hizmete devamı sağlanabilirdi. Çünkü bu kurumlar, TARIM ve HAYVACILIĞIMIZI canlandırmak ve üreticilerimizin en yakın dostu ve ilk uğrak yerlerinden biri olması için kurulmuştu.

                E- TARIM ve HAYVANCILIĞIN aleyhine olan bir başka durum da Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü verilerinde görülüyor. Bu rapora göre 2002-2014 döneminde mazot % 400, gübre ise % 430 artarken, 2008-2014 yılları arasında et fiyatları sadece % 100, süt fiyatları %63, ekmeklik buğday fiyatı ise %60 artmıştır. Bu rakamları görünce Başçiftlikli C’nin “mazotun ve gübrenin peşinden yetişemiyoruz, ürünümüz emeğimizi kurutmuyor” şeklindeki serzenişini hatırladım ve haklı olduğunu gördüm.

                Çarpıcı bir uygulama da Adnan Menderes Üniversitesinin hazırladığı raporda görülüyor. Bu rapora göre 2007 yılında yapılan alan bazlı toplam tarımsal destek ile 2014 yılında yapılan destek aynıdır. Yani 7 yıl boyunca destek miktarı bir kuruş bile artmadığı gibi 58 milyon daha az destek verilmiştir tarıma.

                F- Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü Raporlarına göre ise ülkemiz, 38 milyon hektarla, dünyada toplam tarım alanları bakımından en büyük 30 ülke içinde 30'uncu sırada olup, 5,628 insanımız bu sektörde istihdam edilmiştir. Ancak kişi başına verim çok düşüktür. Zira bizim 5,628 kişiyle yaptığımız üretimi İngiltere 1,2 milyon kişiyle, Almanya 1,4 milyon kişiyle, ABD 831 bin kişiyle, Kanada 986 bin kişiyle, Hollanda 986 bin kişiyle, İtalya 1,4 milyon kişiyle, İspanya 1,6 milyon kişiyle, Avustralya ise 664 bin kişiyle yapmaktadır.  Umarım yetkililerin bu tuhaf duruma makul bir cevapları vardır.     

                G - 2016'da yayınlanan TÜRKİYE TARIM RAPORU verilerine göre Ülkemizdeki tarım işletmelerinin % 65'ini 0-5 hektar arasındaki işletmeler oluşturmaktadır. Ekim alanlarının bu kadar küçük olması bir taraftan verimi ve cazibeyi düşürürken, diğer taraftan maliyeti ve israfı artırmaktadır. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğinin 2013 Türkiye Tarım Sektörü Raporundaki şu bilgi de tarımımızın gidişatı hakkında önemli ip uçları veriyor. Bu rapora göre tarımın milli gelirimize katkısı 2002 yılında % 10,3 iken 10 yıl sonra yani 2012'de %8'e düşmüştür. Aynı raporda tarımın ihracat ve ithalattaki yüzdesinin 2002 ile 2011 arasında hiç artmadığı görülüyor. Yine aynı raporun 3. sahifesindeki tabloya göre 2002-2012 yılları arasında tarla bitkileri üretim miktarı aynı olup 58.118i719 tondur. Bu raporları görünce hep söylediğim gibi TARIM ve HAYVANCILIĞIMIZ bu günkü ithalata mahkumiyet durumuna birden bire değil, yıllardır  imdaat..imdaaat… diyerek gelmiştir.  Cuma günü beşinci bölümle devam inşallah. Kalın sağlıcakla.

Nizamettin AYDIN