TARIM VE HAYVANCILIĞIMIZ?  YEDİNCİ BÖLÜM
TARIM VE HAYVANCILIĞIMIZ? YEDİNCİ BÖLÜM

Bu bölümde de TARIM ve HAYVANCILIĞIMIZIN canlanması için neler yapabiliriz noktasındaki tespitlerime devam etmek istiyorum.

            5- Perakende et fiyatları arttıkça, kasapları ve marketleri, buğday, şeker, nohut, mercimek, kuru fasulye ve samanın fiyatı arttıkça da üreticiyi ve esnafı ithalatla tehdit etmek yerine, TARIM ve HAVYANCILIĞIMIZDAKİ açıklar güvenilir biçimde tespit edilip, derhal en az 5-10 yıllık planlamalar yapılmalıdır. Nitekim AB 7 yıllık, ABD 5 yıllık destekleme programları yapıyor. Böyle bir planlama yerine güne, yıla ve iktidarların keyfine göre sürekli değişen ve zikzaklar çizen bir anlayışla bu problemlerin çözülmediği fark edilmedikçe,  güvenilir ve sürdürülebilir bir tarım politikası oluşturmak hayal olur. Bu yapılmadıkça, hem devletimiz, hem üreticimiz zikzaklar çizmeye devam edecek, çoğu yıllarda olduğu gibi, bazı ürünleri bazı yıllarda çöpe atmaya, bazı yıllarda da aynı ürünü ithal etmeye devam edeceğiz. Fiyat tespiti konusunda uluslararası standart kabul edilen, yemin iki katı süt fiyatı, sütün 10 katı et fiyatı esası korunmaya çalışılmalıdır. Desteğin en kestirme yollarından biri de üretim maliyeti ile dünya fiyatı arasındaki farkın çiftçimize verilmesidir. Şu husus da artık çok iyi anlaşılmalı ki, 3-5 yıldır uygulanan, et yoksa ithal et, hayvan yoksa ithal et, saman yoksa ithal et, süt yoksa ithal et düşüncesi bir işe yaramamış, daha çok ithal etme mecburiyeti doğurmuştur.  Çeşitli vesilelerle söylediğim şu gerçeği bir kere daha tekrarlayacağım. HER SAHADA OLDUĞU GİBİ ÇARE ÜRETİM… ÜRETİM… ÜREETİİİM. VESSELAM…

            6- Son yıllarda eldekileri elden çıkartınca, ülkemizdeki yem fabrikalarının yetersiz olduğu daha da belirgin hale geldi. Bu yüzden her yıl 6-7 milyardan fazla gübre ithal etme durumundayız. Özellikle Tokat gibi hayvancılığa müsait olan illerimizdeki yetersizliğin giderilmesi için bu illerde gübre fabrikalarına özel teşvikler verilmesi yanında, ulusal ve uluslararası hal teşkilatı ile hayvan borsası ve katma değeri yüksek olan ürünler elde edebileceğimiz et kombinalarının kurulmasına öncülük edilmeli veya özel destekler oluşturulmalı. Bu konuda şu hususu da belirtmeden edemeyeceğim. Bilindiği gibi şeker pancarından elde edilen küspe hayvanlar için çok değerli bir yem cinsidir. Ancak şeker pancarının kotaya bağlanmış olması üreticimizi bu yemin tedarikinde de sıkıntıya soktu.

            7- Başta Doğu ve Güneydoğu Anadolu’muzdaki yayla, otlak, mera ve mezralardaki yasak acilen kaldırılıp hayvan yayılımına açılmalı. Özellikle meraların bakım, onarım ve kullanımı konusunda çok daha titiz olunup, bu yerlerin ne maksatla olursa olsun imara açılması kesin olarak önlenmeli. İhmal sonucunda 1940 yıllarında 44 milyon hektar olan çayır ve meralarımız son yıllarda 20 milyon hektara kadar düşmüştür. Aynı hassasiyet hazine arazilerimiz için de gösterilmelidir. Unutmayalım ki, hayvanları sürekli kapalı alanda beslemenin maliyeti, açık alanda beslemeden % 40'a yakın daha fazla olup, eti de daha az lezzetlidir. Yine unutmayalım ki yıllık 65 milyon ton civarındaki kaba yem tüketiminde çayır ve meralarımızın payı 12 milyon tondur. Kaba yemin sadece %20'si, toplam yemin de sadece %10’u çayır ve meralarımızdan elde edilmektedir.

            8- Özellikle manda ve keçi üzerindeki ıslah çalışmalarına hız verilmeli ve bu hayvanlara verilecek destekler daha yüksek tutulmalı. Zira her iki cinsin süt ve yoğurdunun diğerlerine göre çok daha kıymetli ve değerli olduğunu bilmeyen yoktur. Bu yüzden de bu hayvanların sütünden elde edilen ürünler, diğerlerinin 3-4 katı fiyatla alıcı bulabiliyor. Buna rağmen maalesef 1970'li yıllarda 700 bin olan manda sayımız 2016 yılında 100 bine kadar düşmüşse de 2016 itibariyle 142 bin olabilmiştir. Bu rakam elbette çok çok yetersizdir. Aslında koyun ve keçi sayımızda da düşme söz konusudur. Zira 1990'da küçükbaş hayvan sayımız 50 milyonu geçmişken 2016 itibariyle 40 milyon civarındadır. Küçükbaşta asıl düşüş Kenan Evren’in kadrine uğrayan keçide yaşandı. 2016 yılı itibariyle 10 milyonu geçmiş olsa da tercih edilen ürünleri dolayısıyla sayının artırılması için özel tedbirleri ve teşvikleri hak ediyor kanaatini taşıyorum. Ayrıca, meşhur Osmanlı kıl çadırının da kahramanı olan keçilerimizi kaybedersek kıl çadırımızı da kaybederiz. Son 15-20 yıldır hayvan potansiyelimizde yapılan ihmaller hızla telafi edilmeli. Edilmeli ki AB ülkelerinde kişi başına et tüketimi 77 kilo iken biz 35 kilo civarında oyalanmayalım. Mesela Erbaa ilçemizdeki "karayaka" cinsi koyunların yılda iki defa 2-3 yavru yaptığı unutulmamalı. Bu cinsi yaygınlaştırmak için bu güne kadar bakanlık neler yapmıştır. Ayrıca bizzat görüştüğüm Niksarlı bir arkadaşımız Ukrayna’dan getirdiği koyun cinsi ile yılda iki defa 3-4 kuzu aldığını anlattı. Bakanlığımız bu konudan haberdar mı acaba? Bir başka ilginç durum da, Ankara'nın şu meşhur tiftik keçisidir. Biz sahip çıkmayınca Güney Afrika Cumhuriyetinden birilerinin gelip, tiftik keçisini memleketine götürdüğünü ve şimdilerde tiftik yünü satışından ihracat rekorları kırdığını Bakanlığımız biliyor mu acaba? Biliyorsa bu konuda ne yapılmıştır? Kimsenin bir şeyler yaptığını sanmıyorum. Yapılmışsa bile bilgisayar hafızalarında veya arşivlerde bekliyordur. Unutmayalım ki, bir araştırma hayata geçmedikçe külfettir, angaryadır ve israftır. Bana göre meselenin özü şudur: HERKES İŞİNİN DELİSİ OLURSA ÇARE BULUNUR.

            9-Tarımın sürdürülebilir olması, verimin ve rekabet gücünün artırılabilmesi için gerekli olan bir başka hususta bilinçlenmek ve uzmanlaşmaktır. Bunun için bakanlıkta çalışan veteriner ve ziraat mühendislerinin donanımlı ve tecrübeli olarak araziye inmeli ve fiilen işin başında olmalıdır. Ayrıca bakanlık bünyesinde KADEM'e bağlı 40'tan fazla araştırma enstitülerimiz mevcuttur. Bu müesseseler adı üstünde araştırma kurumlarıdır. Ben merak diyorum buralarda çalışan uzmanlar bu güne kadar hangi cins hayvanımızdan et ve süt verimini en yüksek seviyeye çıkarıp tescillendirmişler. Yahut da hangi tarım ürününü ıslah edip markalaştırmışlar. Mesela Tokat'ımızın onlarca çeşidi olan elma ve armut cinsleri üzerinde çalışmışlar mı? Hiç sanmıyorum. Zira hepsi kaybolup gitti. Yine Tokat’ımızın soğanı üzerinde çalışılmış mı? Şu meşhur Tokat biberini inceleyip koruma ve muhafaza etmek yönünde bir gayretleri olmuş mu? İlgisizlik yüzünden bu biberi de kaybetmek üzereyiz. Zira Antalya da birkaç yıldır Tokat biberi diye pazarladıkları biberin ne tadı ne aroması ne de kabuğu bizim Tokat biberine benziyor.  Haftaya Cuma günü sekizinci bölümle devam inşallah. Kalın sağlıcakla.

Nizamettin AYDIN