TARIM VE HAYVANCILIĞIMIZ?  DOKUZUNCU BÖLÜM
TARIM VE HAYVANCILIĞIMIZ? DOKUZUNCU BÖLÜM

 

15-Tarımsal ilaçların bilinçsizce kullanılması sonucunda doğal dengeyi bozulması, toprak, hava ve su gibi çevre elemanlarında kirliliğin artması yanında, besinlerde kalıntı bırakması, hastalık ve zararlılarda zamanla direnç ortaya çıkması gibi ciddi problemler gündeme gelmektedir. Bu sebeple gerek tarım ilaçları kullanımında, gerekse gübre kullanımında çok dikkatli ve bilinçli olmak durumundayız. Zira nem oranı düşük ve sulama imkânı kısıtlı olan topraklarda fazla azotlu gübre kullanmak maliyeti artırmaktan başka bir işe yaramaz. Konuyla ilgili BM hazırladığı 2015 yılı Uluslararası toprak yılı raporunda ”tarım ilaçlarının bilinçli kullanılması (azaltılması) ile verimin % 79 a kadar artırılabileceği”  ifade ediliyor. Bu da TARIM ve HAYVANCILIK sektöründe sürekli eğitime ihtiyaç olduğu gerçeğini ortaya koyuyor.

                16- Yıllardır ABD ve İsrail den genetiğiyle oynanmış, ilerde ne getirip ne götüreceği belli olmayan tohum alıyoruz. Özellikle yıllardır İsrail'den alınan domates tohumu ile yerli ve geleneksel ağız tadımız olan domatesimiz yok oldu gitti. Tabii diğer birçok sebzemiz içinde durum aynı. Hemen herkesin bildiği gibi ithal tohumların tek özelliği ve hedefi dayanıklı, uzun ömürlü ve ihracat şartlarına uygun ürün elde etmektir belki ama bu yolla elde edilen domatesin ne tadı, ne lezzeti ne de kendi, yıllar önce bahçemizden toplayıp yediğimiz o sulu domatesler değil artık. Yani öncelik her konuda olduğu gibi insan sağlığı değil, karlılık, rant ve maddi çıkar söz konusudur. Ben kendi bahçemde o bizim olan çocukluğumuzdaki domatesi yetiştireceğim desek bile tohumunu bulamıyorsun. Yani o nesil domates adeta dinozorlar gibi yok olup gitti. Bu durum birçok sebze ve meyvemiz yanında buğday içinde söz konusudur. Diğer taraftan bu ithal tohumdan elde edilen domatesler kısır olup,  elin oğlu bu tohumla birlikte iki üç çeşit ilacını ve gübresini de beraberinde satıyor. Şayet bu ilacı ve gübreyi kullanmazsanız bu defa sebze yerine ürünsüz bir bitki yanı bir nevi ot bitiyor. Yani bu domatesten gelecek yıl için tohum almak mümkün değildir. Her yıl yeniden İsrail’den adeta altın fiyatına tohum almak durumundayız. Üniversitelerimiz ve Tarım İl Müdürlüklerimiz acilen harekete geçip, hem hiç olmazsa iç piyasa için o natürel ve organik dediğimiz kendi domatesimizi geri getirme gayretinde olmalı hem de insanımızı Yahudi tohumuna mahkûmiyetten kurtarmalı. Bunu yapmadığımız müddetçe milli bir tarım politikası oluşturmamız mümkün görünmüyor. Ayrıca bir sebze ve meyve pazarlanırken GDO'lu olup olmadığını ve menşeini gösteren etiket taşıma mecburiyeti getirilmeli.

                17-Ülkemiz tarımsal işletmelerinin yapısal sorunlarına rağmen kurumlar arası maliyet hesaplamalarında ki farklılığı gidermek amacıyla acilen tarımsal muhasebe veri ağı sistemine geçilmeli. Toplanan tüm veriler bilgisayar ortamında kayıtlı olmalı. Bunun olmayışı sebebiyle, incelediğim birçok raporun birbirinden farklı değerler taşıdığını gördüm. Dijital ortam sağlandığında üretici de, tüketici de önünü daha rahat görür ve neler olacağını veya olmayacağını bilebilir.

                18-Erozyona karşı tedbirler asla ihmal edilmemeli. Ülkemizin birçok bölgesi yıllardır çıplak halde beklemektedir. Buralar süratle ağaçlandırılarak hem istihdam oluşturabiliriz hem toprağımızı verimli hele getirebiliriz. Erozyonla kaybettiğimiz toprağın her yıl Kuzey Kıbrıs kadar olduğu yazılıp çiziliyor. Unutmayalım ki toprak yenilenebilir kaynaklar değildir ve bir cm toprağın oluşumu yüzyıllar ister. Yine unutmayalım ki bir yemek kaşığı toprakta yedi milyondan fazla organizma vardır. Bu bakımdan toprakların korunması gıda güvenliği ve sürdürülebilir gelecek için büyük önem taşır.

                19-Tarım Bakanlığının 2015 faaliyet raporundaki bilgilere göre Bakanlık bünyesinde bin kadar hizmet binası ile kel başa şimşir tarak misali 6000 ne yakın lojman, misafirhane ve dinlenme tesisi var olup özellikle hizmet binalarının birçoğu şehir merkezlerinin en değerli bölgesindedir. Bu hizmet binaları yeni bir anlayışla yeniden değerlendirilip can çekişen TARIM ve HAYVANCILIĞIMIZA can suyu alabilir.

                20-Son zamanlarda İlimizin de dâhil olduğu birçok bölgede örtü altı dediğimiz seracılık yaygınlaşmış olup hayli rağbet görmektedir. İnsanımızın bu arzusunu diri tutacak destekler asla ihmal edilmemeli. Ayrıca TARIM ve HAYVANCILIĞIMIZ kendimize yeter duruma gelinceye kadar her kademedeki üreticilerimizden vergi alınmamalı. Alınacaksa bile bu miktar % 1 i geçmemelidir.

                21-Dünya Ticaret Örgütü ile yapılan tarım anlaşması çerçevesinde, ülkemiz 44 ürün gurubu için ihracat sübvansiyonlarında sınırlamada bulunacağına dair taahhütte bulunmuştur. En azından kendi çiftçimiz TARIM ve HAYVANCILIKTAKİ üretim becerisini belli bir seviyeye getirinceye kadar bu anlaşmadan derhal çekilmelidir. Bu cümleden olmak üzere, tarım politikalarımızı bağımsız olarak oluşturmamızda engellerden biri olarak gördüğüm OESD (Avrupa Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı )  üyeliğimizi askıya almalıyız.

                22-Ülkemizde halen TARIM ve HAYVANCILIĞA verilen destekler büyük ticari işletmelere verilmektedir. Özellikle kırsal kesimdeki aile işletmelerine yapılan destekler misliyle artırılmalıdır. Bu yolla belki “HADİ GEL KÖYÜMÜZE GİDELİM” demeye yüzümüz olur. Türkiye İhracatçılar Meclisi Tarım Raporuna göre 2015 yılında verilen 10 milyar lira destekten çiftçilerimizin %55 i bin liranın altında destek almış olup, toplam destek içindeki payları sadece %10 dur. Buna karşılık 10 bin liranın üzerinde destek alanların çiftçiler içindeki payı %4 olup desteğin %45 ini almaktadır. Bu konudaki yorumu siz sayın okuyucularıma bırakıyorum.

                23-Ülkemizde 2016 verilerine göre dekar başına (1000 m2 veya bir dönüm ) verilen tohum desteği buğdayda 8,5 lira, arpa, yulaf ve çavdarda 6 lira, nohut, kuru fasulye ve mercimekte 20 lira, mazot ve gübreye verilen destek 11 lira olup, bu destekler en az üç katına çıkarılmalıdır. Zira bu rakamlar çok gülünçtür. İyi bir çiftçi bir dönümden 500 kilo buğday alır. Siz bu çiftçiye 8,5 lira verseniz ne olur vermeseniz ne olur. Diğer taraftan buğday, yulaf, arpa ve çavdar için kg başına verilen pirim desteği 5 kuruş, çaya verilen 13 kuruş, Zeytinyağına verilen 80 kuruş, baklagillere verilen 30 kuruş, 1 litre süte verilen15 kuruş ta yine en az üç katına çıkarılmalıdır. Diğer taraftan 7-8 yüz liralık küçükbaş hayvan için 25 TL, 7-8 bin liralık büyükbaş hayvan için de 250 lira olan destekler çok gülünç rakamlardır. Bu destekler de 5-10 kat artırılmalıdır. Zira kendi kendimizi aldatmaya gerek yok. Çiftçimiz, 2012 de 1 kg etle 32 kg besi yemi alıyorken,  2017 de bu miktar 20 kg olmuşsa, çiftçimizin girdi maliyetleri AB ülkelerine göre 2-3 kat fazla ise alınan tedbirler yasak savmanın ötesine geçemez. Bu tür yasak savma kabilinden yapılan desteklerin işe yaramadığı denenerek görülmüştür. Aynı mantıkla hayvancılığa yapılan, hayvanın değerinin 1/20 si civarındaki desteklerde artırılarak 1/10 a kadar çıkarılmalıdır. Değerli okuyucularımın aklına “Sayın Aydın bu durumda enflasyon azmaz mı?” şeklinde bir soru gelebilir. Geçmiş bölümlerde açıklamıştım ama bir kere daha söyleyeyim ki, bir yıl içinde geri dönen yatırım enflasyona olumlu katkı bile yapar. Zira ister tarıma olsun ister hayvancılığa olsun yapılan yatırım bir yılda hatta daha da erken döner. Ayrıca unutmayalım ki, biz bu teşvikleri yeteri kadar artırmaz isek, üretimi de artıramayız ve bir yıl sonra çiftçimizden esirgediğimiz paralarımızı elin çiftçisine ithal parası olarak ödemeye devam ederiz. Tıpkı, şimdilerde olduğu gibi. Haftaya Cuma günü onuncu ve son bölümle devam inşallah. Kalın sağlıcakla.

Nizamettin AYDIN