ŞEHİRLEŞME, YÜKSEK KATLAR ve MİMARİ  BİRİNCİ BÖLÜM
ŞEHİRLEŞME, YÜKSEK KATLAR ve MİMARİ BİRİNCİ BÖLÜM

Değerli okurlar; Beş bölüm halinde hazırladığım yazımın bu ilk bölümünü sizlerle paylaşırken öncelikle salam ve muhabbetlerimi sunar, Mevla’mızdan Cuma günümüzün hayırlara vesile olmasını dilerim.

Çoğunuzun duyduğu veya bildiği gibi son zamanlarda yapılan araştırmaların sonuçlarına göre ülkemiz de dâhil olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde insanların % 50’den fazlasının mutsuz olduğu anlaşılıyor. Hatta yabancı bir anket firmasının ülkemizde yaptığı bir araştırmaya göre, insanımızın % 70’inin mutsuz olduğu haberi birçok ulusal medyada yer aldı. Sorulan sorulara verilen cevaplara baktığımızda, mutsuzluk sebepleri kişiye, ülkeye, tahsile ve yaşa göre farklılıklar gösteriyor. Kimisi işsizliği, kimisi hayat pahalılığını, kimisi savaşları, kimisi anlaşılamamayı, kimisi açlık ve yokluğu, kimisi obeziteyi, kimisi çevre kirliliğini, kimisi dindarlığı, kimisi eğitim sistemini, kimisi dinsizliği, kimisi siyasetçileri, kimisi hiç bir sorumluluk taşımayan kontrolsüz gençliği, kimisi rant ve menfaat hesaplarını, kimisi sınır tanımayan egoist, sadist, saldırgan ve terörist eylemleri, kimisi kadın cinayetlerini, kimisi kadın–erkek ayrımını, kimisi güçlülerin adalet anlayışını, kimisi zayıfların acizliğini, kimisi gıda ve sağlık sektöründeki kirli oyunları, kimisi de yaşadığı şehirler ile oturduğu ev ve apartmanları gösteriyor mutsuzluğunun sebebi olarak. Bu liste böyle uzayıp gidiyor. Ancak ben bugün sizlerle son şıktaki mutsuzluk sebebi üzerinde durup, konuyu becerebildiğim kadarıyla çok yönlü olarak irdelemek istiyorum. Yani ŞEHİRLEŞME, YÜKSEK KATLAR ve MİMARİ üzerindeki düşüncelerimi paylaşacağım sizlerle.

 

Şu hususu da hemen belirteyim ki, maalesef konuyla ilgili yeterli kaynak bulmakta zorlandımsa da, son 10-15 yıl içinde konuya eğilenler azımsanacak gibi değil. Bu hususta en yakın örnek olarak Sayın Cumhurbaşkanımızın 21 Ekim 2017’de Esenler Belediyesinin düzenlediği ŞEHİR ve STK zirvesinde söylediği “Kadim şehirlerin en önemli özelliği ana karakterlerini kaybetmeden yeniyi bünyelerinde eritmesi, özlerinden katarak yeniden yoğurmasıdır. İstanbul’un kıymetini bilemedik ve İstanbul’a ihanet ettik, halâ da ihanet ediyoruz. Bundan ben de sorumluyum. Bizim evlerimiz genişlese de gönüllerimiz daralıyor. Binalarımız yükseldikçe ufkumuz kararıyor” sözünü örnek gösterebilirim. Sayın Cumhurbaşkanımız konuyu çok güzel özetlemiş. Gerçekten de evlerimiz genişledikçe gönüllerimiz daraldı, ufkumuz karardı adeta. Zira şehirler, mensubu olduğu medeniyetin izlerini taşıyan mekânlar olmaktan hızla çıkmakta ve yabancılaşmaktadır. Hâlbuki şehir ve medeniyet birbirini tamamlayan iki olgu olmak durumundadır. Ne var ki neredeyse ülkemizin tamamında kopyacı ve taklitçi yaklaşımlar ile daha çok kâr elde etmeye yönelik olarak ortaya çıkan yüksek kat tercihi, şehirlerimizin medeniyetimizle olan irtibatını büyük oranda yok etti. Hâlbuki şehirler sadece insanların toplu halde yaşadıkları sıradan mekânlar olmaktan çıkıp,  aynı zamanda bir medeniyetin ve birlikte yaşanan kadim değerlerin ete kemiğe bürünmüş hali olmakla da kalmayıp, tıpkı insanlar gibi kimlikli, kişilikli ve özgün olmalıdır. Bu da yetmez, inancımızın kokusunu ve beceri kabiliyetimizin izlerini mutlaka taşımalıdır. Mensup olunan inancın ve medeniyetin izlerini taşımayan şehirler ve binalar bizim değildir ve sadece oturduğumuz, barındığımız, sığındığımız yapılar olarak kalırlar. Herhangi bir memleketi veya şehri bir filimde, bir kartpostalda gördüğümüzde, oranın neresi olduğunu tanıtacak, hangi medeniyete veya millete ait olduğunu bildirecek en önemli faktör o şehrin veya memleketin sahip olduğu özgün mimari değerleridir. Mısır Piramitleri, Yunan ve Roma dönemine ait tapınak, manastır ve katedraller, suyolları, sarnıçlar, Bizans Mimarisi, Gotik Mimarisi diye bildiğimiz eserlerin ölümsüzlüğü özgün değerleri taşımalarındandır. Tıpkı şehrimizdeki Taş Köprü ile Eski Müze binasının, ben Selçuklu Medeniyetinin bir örneğiyim demesi veya Ali paşa Camii ile Ali Paşa Hamamının, ben Osmanlı Medeniyetinin bir örneğiyim diye haykırması gibi. Yukarda da belirttiğim gibi bir yapının kendine özgü bir geçmişi, medeniyeti ve mimari tarzı yoksa o yapı bize yabancıdır ve bizimle hiçbir ortak yönü yok demektir. Yani, sıradan ve tek düze bir yapıdır. Ancak son yıllarda moda deyimle Modern Mimari tarzlardaki amaç, yüksek, daha yüksek kat yarışı şekline dönüşünce, kalıcı olmaktan uzaklaşmıştır. Üzülerek belirtmeliyim ki, Ülkemizde de, özellikle Cumhuriyet dönemi sonrasında özgün mimari anlayışını hor görme eğilimleri sebebiyle, modern mimari tarzına içtenlikle, istekle ve büyük bir iştahla sarılarak, çok katlı devasa binalar teknolojinin vazgeçilmez nimeti sayıldı. O kadar ki, son yıllarda bu arzu sadece konut ve işyeri olarak yapılan binalarla sınırlı kalmayıp, Hastane, Adliye, Belediye ve Cumhurbaşkanlığı Sarayları oluşturuldu. Ancak görülen o ki bu devasa ve çok katlı binalar insanımızı daha huzurlu, daha mutlu ve daha umutlu ve daha sağlıklı kılmaya yetmedi. Zira insan merkezli olmaktan uzak, içerikten mahrum ve ruhsuz bir yapılaşmadan ibaret olan yüksek katlı bina tutkusunun da, rant ve menfaatin yanında, farklı olmak, ayrı olmak, ve gösteriş yapmak gibi ihtiraslar etkili oldu. İnsanların huzur ve rahatı ikinci, hatta üçüncü öncelik olarak bile düşünülmedi. Bu yüzden olsa gerek rahmet diye andığımız yağmurlar bile dere ve sel yataklarına inşa ettiğimiz binalarımız yüzünden felakete, rahatlık diye bindiğimiz araçlarımız ise başta İstanbul olmak üzere birçok şehrimizde çileye çile oldu. Bunun adı vizyonsuzluktur, öngörüsüzlüktür, ciddiyetsizliktir, bilgisizliktir, çelişkidir. Hatta inatlıktır. Esas olan da, bu çelişkili durumu fark etmek ve bilmek değil, bu bilgiyi bilinç haline dönüştürmek ve yaşatmaktır. Haftaya ikinci bölümle devam inşallah.  11.05.2018