Kelimelerle Ruhlara Şiirden Nakışlar Dokuyor Mustafa Uçurum
Kelimelerle Ruhlara Şiirden Nakışlar Dokuyor Mustafa Uçurum

Tokat; sadece coğrafya, iklim, meyve ve sebze yönüyle öne çıkan bir ilimiz değildir. Tarihi zenginlikleri, kültürel yapısındaki güzellikleri, insanının sıcaklığı gibi değerler de Tokat’ın cazibe merkezi olmasını sağlamaktadır.

Bu güzelliklerin yanında biri daha var ki insanın hem yüreğini hem gönlünü doyuruyor. Ruhumuzun derinliklerindeki gizleri güzellikleri ortaya çıkarıyor, insanı her yönden zenginleştiriyor. Bu güzelliği, zenginliği sağlayan Tokat’ta yetişen şair ve yazarlardır. Tokat’ın kültürüne katkı sağlayan Tokatlı fikir adamlarıdır. Molla Hüsrev, İbni Kemal, M. Sabri Efendi, Tokatlı Nuri, M. Necati Sepetçioğlu, Cahit Külebi gibi isimler Tokat’ın kültürel zenginliklerine zenginlik katmışlardır. Günümüzde de Tokat’ımızın kültürel yapısına katkı sağlayan genç şairlerimiz, yazarlarımız var. Mustafa Uçurum da bunlardan birisi…

Mustafa Uçurum hem öğretmenlik başarısıyla hem de şairliği, dergiciliği, deneme yazarlığı ile günümüzün genç şairlerinden. Kendisiyle şairliği ve şiiri konusunda konuşma imkânı buldum. Değerli zamanını ayırarak birikimlerini içtenlikle sundu. Şiiri, şairi anlatırken şiiri “kelimelerle, bir ruhu nakış nakış dokumak” olarak tanımlayan şair, şiirinin şairliğinin kaynakları konusunda çarpıcı tespitlerde bulundu. Açıklamalarından istifade ettik, açıklamaları ufkumuzu daha da genişletti. Her yönüyle çok zevkli ve doyurucu bir sohbetti. Sohbetin tamamını görüşlerinize sunuyorum.

Yasemin Ersever: Sayın hocam, şairciliğiniz, öykücülüğünüz, denemeciliğiniz, dergiciliğiniz ve çocuk edebiyatı ile ilgili çalışmalarınız var. Bu çalışmalarınız dışında hayatınızla ilgili neler anlatırsınız?

Mustafa Uçurum:Yazmayı ve okumayı hayatımın başköşesine koyarak yaşayan biriyim. Ne iş yaparsam yapayım sonu okumaya ya da yazmaya çıkıyor. Mesela yolculuk yapıyorum. Bu, bir kitaba açılan bir serüven gibi benim için. Okumak hiç bitmiyor. Sadece kitabı okumak değil elbette. Hayatı da okumak. Yaşantım devam ederken aslında bir fani olarak gövdemi gezdiriyorum dünyada. Ruhum da kanatlanıyor aynı zamanda. Benim yaptığım okuduğum hayattan bana kalacak cümleler toplamak.

Çocuklarımla vakit geçirmeyi çok seviyorum, bunu çok önemsiyorum. Hiçbir şey ihmale gelmiyor. Vakit geçiyor ve bize kırık dökük zamanlar armağan ediyor hayat. Ben yaşarken biriktirmeyi de ihmal etmediğimden dopdolu yaşamak denen bir güzelliği çoğaltarak geçiriyorum vaktimi.

Y.E.: Bu yoğun yazı hayatınızın yanında bazı sosyal çalışmalarınızı, şiir etkinliklerine katılımınızı da görüyoruz. Öğretmenliğinizi de sayarsak bu kadar yoğunluk sizi yormuyor mu?

M.U.:İnsan keyif aldığı bir işi yaparsa ona kalan yorgunluk değil büyük bir huzurdur. Ben böyle bakıyorum yaptığım her faaliyete. Bazen Tokat’tan çıkıp yüzlerce kilometre öteye gidiyorum. Sahneye çıkıp 5 dakikalık bir şiir okuyorum ve dönüyorum şehrime. İşte o beş dakika benim bütün yorgunluğumu alıyor.

Y.E.: Şairlik yönünüzden başlamak istiyorum. Şairlik Mevla’nın verdiği bir yetenek midir yoksa çalışarak elde edilecek bir durum mudur?

M.U.:İlk adım Mevla’dan gelecek. Yaratan’ın bize bir armağanı olarak görüyorum kelimelerle kurduğum dostluğu. Gerisi elbette büyük bir çaba. Çünkü yetenek Allah’tan geliyor ama geliştirmek bizim elimizde. Şiire ve yazıya çok önemli mesai harcarım ben. Klâsik eserlerden tutun da günümüzde dergilerde karşıma çıkan metinleri büyük bir titizlilikle takip ederim. Okuduğum her metin benim gönül haneme bir güzellik sunar.

Bu bağlamda şiir ve yazarlık atölyelerini çok önemsiyorum. Bir yol ve yordam öğrenmek için bir yol gösterici gerekiyor insana.  Bunun yolu da bir plan dahilinde okumak.

Y.E.: Çok beylik bir soru olacak. Fakat sormak zorundayım. Çünkü şiirin tanımıyla ilgili çok farklı görüşler var. Örneğin Abdülhak Hamit Tarhan farklı, Ahmet Haşim farklı, Necip Fazıl farklı tanımlar öne çıkarmış. Siz şiiri nasıl tanımlarsınız?

M.U.:Ne kadar şair varsa o kadar tanım vardır desem de abartmış olmam. Bir fizik ya da matematik kuralından bahsetmiyoruz. Duyguların ve kişiselliğin hakim olduğu bir alandan bahsedince bireyselliğin ön planda olması muhakkak. Ben şiiri; kelimelerle bir ruhu nakış nakış dokumak olarak tanımlıyorum.

Y.E.: Yazarlar ve şairler genellikle okul yıllarındaki amatörce çıkarılan okul dergilerinde ilk yazılarını, şiirlerini yayımladıklarını söylerler. Daha sonra bu dayanılmaz bir isteğe dönüşür ve yazarlık, şairlik öne çıkar. Siz nasıl başladınız? Bu istek ve heyecanın nedeni, kaynağı nedir? İlk defa ne zaman ben şair olacağım dediniz?

M.U.:İyi zamanlarda iyi öğretmenlerim oldu benim. Benim kalbime şiirlerle dokunan öğretmenlerimin sayesinde küçük yaşlarda şiirlerle tanıştım. Necip Fazıl, Mehmet Akif, Arif Nihat Asya gibi şairlerin şiirlerini daha ortaokul sıralarında okumaya ve ezberlemeye başladım. Onların usta işi şiirlerini okudukça içimde bir yazma arzusu kıpırdayıp durdu. 7. Sınıfta öğretmenimin isteği ile ilk şiirimi yazdım. Bir yarışma içindi bu şiir. Yarışmada 1. olunca bana şiir yazma konusunda inanılmaz bir güven geldi. Daha sonra aklıma cümleler düştükçe şiirler yazdım. Annem yazdığım şiirleri çok beğenirdi. Bu da bana çok özgüven verdi. Şiirlerimin sayısı artmaya başlayınca; “Evet ben de şair olacağım.” cümlesi içimde çınlamaya başladı

Y.E.: Bilhassa 19. yüzyıldan sonra Batı edebiyatının da etkisiyle edebiyatımızda şiir alanında çok çeşitli anlayışlar, zevkler oluştu. Öne çıkan şairlerimizin her biri farklı farklı temalarla, yaklaşımlarla hatta tekniklerle şiirlerini yazdılar. Sizin etkisinde kaldığınız ya da diğerlerine göre öne çıkardığınız bir şair var mı, varsa nedeni nedir?

M.U.:İyi şairlerin iyi şiirlerini okuduğum söylemiştim ya bu bende bir alışkanlık haline gelmeye başladı. Her fırsatta Necip Fazıl’dan şiirler okuduğumu hissettim. Gayri ihtiyari oldu bu. Bir bakıyordum elimde Çile kitabı. Daha sonra bunun yanına Mehmet Akif’in Safahat’ı da geldi. Sezai Karakoç şiirleri ile tanıştım. II. Yeni şairlerini tanıdım. Edip Cansever benim ruh dünyama seslenen bir şair oldu. Benim tek şairim yok. Bu saydığım şairlerin şiire ve dünyaya bakış açıları beni cezp ettiği için bunların şiirleri hep başucumda yer aldı.

Y.E.: Şiirlerinizi yazarken kişisel hayatınız mı, hayal mi, gözlemleriniz mi ağırlıktadır? Yoksa o andaki duruma, etkiye göre mi şiirinizi oluşturursunuz?

M.U.:Şiirimin ilk kaynağı olarak hep kendimi gördüm. Yaşadıklarım, yaşamadıklarım, istediklerim, isteyemediklerim derken kendi hayatımın çizgisini koyulttum şiirimde. Elbette kendimi anlatırken de baktım ki Türkiye’yi anlatmışım aslında. Çünkü hayatla irtibatım çok sıkıdır. Yaşadıklarımı şiirime davet ettikçe gördüm ki kendimi anlatmaya ne zaman başlasam cümlelerim dünyaya da açılıyor. Kendimden başlayan ve dünyaya açılan bir sesi çoğaltıyorum şiirimde.

Y.E.: Edebiyat öğretmenimiz, eğer şiir yazacaksanız veya okuyacaksanız sabahın seherinde Yeşilırmak sahillerini tercih edin, diye yönlendirmelerde bulunuyor. Şiirlerinizi oluştururken nasıl bir ortamı tercih edersiniz?

 

M.U.:Çok güzel söylemiş öğretmeniniz. Yeşilırmak zaten başlı başına bir şiirdir. Benim bir şair olarak adım anılacaksa bunun ırmaklarla birlikte anılmasını isterim. Zaten böyle bir vurgu da yavaş yavaş benim üzerime yapışmaya başladı. Bu da beni ziyadesiyle memnun ediyor. Şiir yazarkenki ortama gelince; böyle bir tercihi kendi adıma şiir adına çok lüks görüyorum. Şiirin benim kalbimi ne zaman yoklayacağı hiç belli olmuyor ki. Bu yüzden şiiri oturup yazmak yerine zihnimde tamamlıyorum dizeleri. Her yerde olabiliyor bu.  Şiir tamamlanıp da içime sindiği anda da yazıya geçiriyorum. Önce içim tamamlıyor şiiri.

Y.E.: Başlangıçtan günümüze kadar edebiyatımız, şiirimiz çeşitli dönemler yaşadı. Zamanın şartları doğrultusunda bilhassa şiirimiz çeşitli adlarla günümüze kadar geldi. Destan dönemi şiiri, geçiş dönemi şiiri, halk şiiri, divan şiiri, Tanzimat edebiyatı şiiri, Servet-i Fünun, Fecr-i Ati…Ve günümüz şiiri.Şiirlerinizde en çok hangi dönemimizdeki şiir anlayışı öne çıkıyor?  Ya da etkisinde kaldığınız bir dönem var mı? Yoksa şiir anlayışınızın temelinde ne var?

M.U.:II. Yeni demiştim ya aslında benim dönemim II. Yeni. Yaşım müsait olsaydı kesinlikle II. Yeni şairlerine dahil olurdum. Edip Cansever, Turgut Uyar, İlhan Berk, Ece Ayhan gibi şairlerle aynı dönemde olmak benim için hayali cihana değer bir birliktelik olurdu. Şiir anlayışları, edebiyata yaklaşımları beni her zaman etkiledi bu şairlerin.

Y.E.: İfadeni tam olarak size ait olup olmadığını bilmiyorum. Ama sizinle ilgili bir konuşmayı okuduğum zaman şöyle bir ifadeye rastladım. ‘’Kanın kaynıyorsa dikkat et, şair olabilirsin.’’ Etkili bir buluş. Eğer bu ifadeyi siz kullandıysanız biraz açar mısınız?

M.U.:Evet benimle ve birçok şair dostumla yapılan bir söyleşide söylemiştim bu sözü. Çünkü şairlik insana Allah vergisi. Bunu canlandırmak kişinin kendi elinde. Dünyaya bakışına, insanlara yaklaşımına dikkat ettiğinde bir kişi içine düşen dizeleri kovarlarsa kanının kaynamasına cevap vermiş olur. Şairliğinin farkında olan ve bunu geliştirmek için şiirin dünyasına süzülenler şairlik sıfatını da yakalamış olur. Önemli olan kanının kaynadığını duyabilmek.

Y.E.: İlk şiir kitabınızı araştırmalarıma göre, 2005 veya 2006’da yayımlamışsınız. Adı ‘’Tenhalayın Kalbimi’’ ilk şiirlerinizin toplandığı bu kitaptan önce dergilerde de şiirleriniz yayımlandı mı? Yayımlandıysa dergilerin isimlerini verebilir misiniz?                        

M.U.:Dergiler hayatımın başköşesinde. 1993’ten beri dergilerde yazıyorum. 2006’da ilk kitabım çıkana kadar da dergilerde yoğun bir şekilde yazdım. İlk şiirim Çerağ dergisinde çıkmıştı. Daha sonra Dergah, Yediiklim, Düş Çınarı, Kum Yazıları gibi dergilerde yazdım. Şimdi de dergilerle bağım yoğun bir şekilde devam ediyor. Her ay 5-6 dergide yazmaya çalışıyorum. Dergilerde yazmak beni yeniliyor, bunu hissediyorum.

Y.E.: ‘’Tenhalayın Kalbimi’’ ismi üzerinde durmak istiyorum. Tenha, kelimesinin anlamı TDK sözlüğünde ‘’ıssız, kalabalık olmayan, yalnız ve tek’’ gibi verilmiş. İsminizi toplantılarda, sanat etkinliklerinde çok duyuyoruz. Hayatınızın görünen yönüyle şiir kitabınızın ismi arasında bir tezat yok mu? Yoksa siz farklı bir anlam mı yüklediniz? Yorumunuzu istiyorum.

M.U.:Tenhalayın Kalbimi benim ilk kitabım. Bu kitabım çıktığı dönemde içimde tarifsiz bir yalnız kalma arzusu vardı. Öyleydim de. Tenha olmak besliyordu beni. Yalnız gezmek, Yeşilırmak kıyısında saatlerce ırmağın sesini dinlemek şifa oluyordu ruhuma. Yani yoğun değildim bugünkü gibi. Ev ile iş arasında bir şairdim. Böyle bir ortamdan da bana Tenhalayın Kalbimi kaldı.

Y.E.: Bir şiirinize şöyle sesleniyorsunuz: ‘’Kalbimde ustalıklı savunmalar biriktiriyorum/ Ağır ağır taşıyorum yumuşak yüreğimi sevecen/ Benim gidişim bir yaz akşamına rast gelirse kırkı çıkmadan hayra yormalıyım şaşkınlığımı’’ kalbinizde biriktirdiğiniz ‘’ ustalıklı savunmalar’’ ı hangi davalarda kullanacaksınız? ‘’kırkı çıkmadan hayra yormak’’ istediğiniz şaşkınlık nedir? Aydınlatır mısınız?

M.U.:Hayatın kendisi bir savaş. Böyle bakıyorum ben yaşamak denen sanrıya. Ne yapıyorsak bir mücadelenin içine girerek sürdürüyoruz yürüyüşümüzü. Böyle bir ortamda suskun kalkmak ya da bir kenara çekilmek köreltiyor bizim insan yanımızı. Ben yaşadıklarımdan ve okuduklarımdan kendime savunmalar biriktiriyorum. Zalime karşı, emperyalizme karşı dik duran bir ruhum olsun istiyorum. Mesela Sezai Karakoç’tan aldığım diriliş ruhum benim en güçlü savunma yönüm. Kudüs’e zulmeden İsrail’ie karşı dik durmak, kurşun niyetine cümleler kurmaktır benim savunma tarzımda.

Dünyanın sessiz kaldığı bir ortamda “ben ey derim ve severim ey demeyi bilenleri” diyerek haykırmak bir meydanda kırk yaşımın izini sürdüğüm bu günlerde bir hayret olsun istiyorum dünyaya.

 

Y.E.: ‘’ Dünya Telaşı’’ şiirini okurken şu mısralar dikkatimi çekti: 5. Mısra; ‘’Bir anlamı yok çiçekler ölülere örtü oluyorsa’’. Son mısra; ‘’Dünya telaşı işte kanımın çığıldaması her şeye rağmen.’’ Hayata dair bir hüzün sezinledim. Bir tarafta yaşanası bir hayat, diğer tarafta ise mutlak son… Buradaki hüzün kişisel mi yoksa dünyanın içinde bulunduğu olumsuzluklardan mı kaynaklanıyor? Yani toplumsal bir bakış mı?

M.U.:Dünya Telaşı işte. Dünyanın bir köşesi eğlenirken bir köşesinde bakıyorsunuz acı ve zulüm hiç dinmiyor. Necip Fazıl’ın şiirinde kalbimize gönderdiği derin his gibi; “Beyoğlu tepinirken ağlar Karaca Ahmet.” Bu ne yazık ki hayatın gerçeği. Elbette bu bakış açışı değişmez. Acılar hep var olacak sevinçler gibi. Bunun bilincinde olarak yaşamak gerek. Telaşımızı diri tutarak yaşarsak her şeyin de hakkını vererek yaşamış oluruz.

Y.E.: Her şair beğenilir, her şairin örnek alınması ve okunması gerekir. Çünkü Türkçenin gücünü kanıtlıyorlar, Türkçeyi zenginleştiriyorlar. Fakat şu var ki her şeyde olduğu gibi bazı isimler hafızalarımızda biraz daha yer ediyor. Affınıza sığınarak en çok beğendiğiniz on şairi sıralar mısınız?

M.U.:Seve seve sıralarım. Şiirimi besliyor çünkü benden önceki usta şairler. Fuzuli, Yunus Emre, Mehmet Âkif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Turgut Uyar, Edip Cansever, Cahit Zarifoğlu, Cahit Külebi.

Y.E.: Öğretmenlik mesleği ile şairliği yan yana getirseniz hangisi daha öne çıkar?

M.U.:Mesleğimi çok seviyorum. Kendi tercihimindi bu meslek. Şiire bu meslekten daha önce başladım. Daha sonra ikisi birbiriyle öyle uyumlu bir hale geldi ki birbirini besler hale geldi. Malzemesi insan olan bir iş yapıyoruz. Her insan bir hikâye demek. Yaşadıkça hikâyemiz çoğalıyoruz. Bu yüzden ben mesleğimi ve şairliğimi hep aynı hizada görüyorum. 

 

Y.E.: 12 Şubat 2018 tarihini MİLAT gazetesinde bir denemenizde girişte şöyle bir ifadeniz var: ‘’ Tam iyi şeylerden bahsedelim diyecek oluyoruz, yine olan oluyor ve filmi yine en başa alıyoruz. Sahne yine bir sınıf. Öğretmen ve öğrenciler var. Öğretmen yapması gerekeni yapmanın derdinde. Ders anlatıyor yani. Elbette öğrencilerden fırsat bulabilirse.’’ Şiirle ilgili değil ama dikkatimi çektiği için rica ediyorum. Bu yaklaşımınızın nedenini açıklar mısınız?

M.U.:Mesleğimi sevdiğimi söylemiştim ya bu hassasiyet oradan geliyor. Ne yazık ki büyük bir itibar kaybı var öğretmenlik mesleğinde. Toplumun her kesimi de bunu körüklüyor. Öğretmenlerin ve öğretmenlerle ilgili sivil toplum kuruluşlarının dışında bunu sorun eden kimse yok. Öğrencilerin hali ne kadar içler acıysa velilerin durumu daha da iç acıtıyor. Öğretmen ders anlatmaya çalışırken sınıfı ders işlenmez hale getirmeye çalışan her öğrenci bu memleketin huzuruna bir hançer saplıyor demektir. Öğretmene yapılan her saldırı geleceğimizi bir kat daha karartıyor.

Y.E.: Şiir konusundaki son sorum klasik bir soru olacak. Şiire ilgi duyan, içinde şairlik duygusu olanlara tavsiyeniz ne olurdu?

M.U.:Güzel bir soru Yasemin. Hatta konumuzun ana fikri diyebilirim. Şiire ilgi duyan gençlerin öncelikle şiiri hafife almamaları gerekiyor. Şiir ciddi bir duruş ister. Sıkı bir işçilik bekler. Kendinden öncesinin sımsıkı kavranmasını arzular. Şiir yolunda ilerlemek isteyen gençlerin şiirimizin usta isimlerini öncelikle çok iyi okumaları gerekiyor. Günümüzün edebiyat dergilerinden hiç olmazsa 2-3 tanesini takip etmelerinde fayda var. Yok, ben bunlarla uğraşmadan şiirimi yazarım diyenlerin yazacakları her satır boş söz kalabalığı olmanın ötesine geçemeyecek ne yazık ki.

Y.E.:Hayatınızın yoğunluğunda bize ayırdığınız zaman için çok teşekkür ederim. Açıklamalarınız, yaklaşımlarınız çok doyurucu ve içtendi. Bundan sonraki hayatınızın daha başarılı, daha dolu dolu geçmesini diliyorum. Tekrar teşekkür ediyorum

M.U.:Sevgili Yasemin, bu sıkı soruların için ben çok teşekkür ediyorum. Şunu da itiraf edeyim. Belki bu güne kadar sayısız söyleşi yapıldı benimle. Seninle yaptığımız söyleşiyi “en iyiler” bölümüne kaydediyorum gönül rahatlığı ile.

YASEMİN ERSEVER

TOKAT MPİB FEN LİSESİ   SINIF:11-D