ŞEHİRLEŞME, YÜKSEK KATLAR ve MİMARİ İKİNCİ BÖLÜM
ŞEHİRLEŞME, YÜKSEK KATLAR ve MİMARİ İKİNCİ BÖLÜM

Öyle sanıyorum ki birinci bölümde dile getirdiğim yüksek kat tutkusu ve hevesi New York, Dubai, Tokyo, Abu Dabi ve Pekin gibi şehirlerdeki, 163 kata kadar varan gökdelen dediğimiz binaların etkisi ve cazibesiyle oluştu. Yani bir bakıma yüksek kat medeniyet sanıldı veya sayıldı. Ancak unutmayalım ki bu saydığım şehirlerdeki binaların tamamı konut olarak değil, 24 saat boyunca iş yerleri ve seyir platformu olarak kullanılmakta ve akşam olunca buralarda çalışan herkes en yakındaki bir şehir veya beldedeki 1-2-3 katlı evlerine gitmektedir. Bahsettiğim yüksek katlı binalardan olan şu meşhur ikiz kuleleri gezerken tercümanımız vermişti bu bilgileri. Bu hususla ilgili olarak ABD’deki bir anımı da sizlerle paylaşmak istiyorum. Otobüsle Miami’ye giderken ormanlık bir alandan geçtiğimiz sırada tercümanımız “şu anda filan şehrin içinden geçiyoruz” deyince ben de herkes gibi gayri ihtiyarı camdan dışarıya baktım. Etrafta hiç bina göremeyince söz alıp tercümana “ben burada hiç bina göremiyorum” dedim. Bu soruma tercümanın cevabı aynen şöyle idi. “Bu ormanın içi 1-2-3-katlı evlerle doludur. Burada çok katlı bina yapılamaz. Herkes için tahsis edilen 2 bin metrekare civarındaki alanda var olan ağaçlar sayılarak, orada oturanlara bakım ve korunmalarıyla beraber teslim edilir. Sayılarak teslim edilen bu ağaçları hiç kimse hiçbir sebeple kesemez. Keserse hemen buradan çıkartılır ve çok büyük cezalar verilir.”

Ülkemizde bu ve benzer yapılanmaları bulmak gayet zorken, en küçük kasaba ve beldelerimiz bile adeta gökdelen dediğimiz yapılarla doldu. Ama Washington da bizzat gördüğüm ki, konut olarak en fazla 5-6 katlı binalar tercih edilmişti. Orada gördüğüm başka bir uygulamayı da paylaşmak istiyorum. Washington’un doğduğu mahalle şehre yakın bir bölgede. Buradaki yapılara hiç dokunulmamış, el işi ve göz nuru dediğimiz, kendilerince yerli ve milli ürünlerin satışının yapıldığı bütik işyerlerinden oluşan tam bir açık hava müzesi haline getirilmişti. Burası bana Safranbolu ilçemizi hatırlatsa da, buradaki koruma anlayışının çok daha önce benimsendiğin korumanın çok önceden başlamış olduğu her halinden belli idi. Erken veya geç de olsa, bu tip yerleşim yerlerinin insana huzur verdiği inkâr edilmez bir gerçek olarak ortada duruyor. Zira insanlar topraktan uzaklaşıp, beton binalar arasında sıkıştıkça kendini yalnız ve çaresiz hissedecektir. Buna rağmen insanların, özellikle çocukların toprakla, doğayla ve emsalleriyle temasını kesecek oluşumlara hız vermeye devam ediyoruz. Aslında, bu durumun zaman içinde, hem çocuklarda, hem yetişkinlerde ve özellikle de yaşlılarda psikolojik bunalımlara sebep olduğu büyük bir kesim tarafından da bilinmektedir. Bu yüzden olsa gerek bazı belediyelerimiz devede kulak misali “hobi bahçeleri” oluşturma yoluna gitmişlerdir. Ama aynı belediyeler yüksek katlı beton bloklar oluşturma yarışında iken, bu hobi bahçesi oluşturma çabaları çok anlamsız ve gülünç kalıyor. Yerel bir gazetemizde yazan sayın Hüseyin Alpay Bey konuyla ilgili şu cümleyi kuruyor: “Yeşile uzak, dört duvar arasında tv ve internete sıkıştırılmış, kendine dönük, asosyal, çevresinden uzak, psikolojisi bozulmuş insanlar….” Benzer bir değerlendirmeyi de, Meydan projesinin mimarı ve Bilge Mimar Turgut CANSEVAR Hocanın ekolünden olan Numan Cebeci’den dinlemiştim. O da konuyu şöyle özetlemişti. “İnsanlar, dördüncü kattan sonra yalnız ve çaresiz olma duygusuna kapılırlar. Özellikle yaşlılarda ve çocuklarda bu duygu çok daha etkili olur. Zira İnsanlar toprağa ne kadar yakınsa güven duygusu o kadar yüksek olur. Bunca hayatımda şunu gördüm ki, her insan dördüncü kattan sonra bu güveni kaybediyor ve yalnızlık hissine kapılıyor.”  Numan Bey’in bir katkısı da, Yeşilırmak İlkokulunun doğusundaki alana yapmayı planladığım 6 katlı inşaat için “Başkanım buraya inşaat yaparsanız Meydan Camii, Taşhan ve Kale siluetini yok edersiniz” diyerek, ihalesini bile yapmış olduğumuz o inşaattan vazgeçirmiş olmasıdır. Bu vesileyle bir kere daha kendisini minnetle ve şükranla anıyorum. Konu buraya gelmişken bir başka anımı da paylaşmak istiyorum. Yine Meydan Projesini yerinde tetkik etmek üzere, Ülkemizin yetiştirdiği ve Bilge Mimar olarak anılan Rahmetli Turgut Cansever Hoca Belediyemize teşrif etmişlerdi. Bir gün önce de yeraltı çarşımızın üzerini daha canlı ve cazip hale getireceğine inandığımız çalışmalar yapmıştık. Turgut Hocaya, bir gün önce açılışını yaptığımız alandaki düzenlemeleri anlatarak, makam odasının penceresinden gösterdim ve konu hakkındaki düşüncelerini sordum.  Verdiği cevabı hala dünkü gibi hatırlıyorum. Aynen şöyle demişti. “Başkanım, burayı mahvetmişsiniz. İnsanlara görsel güzellik lazımsa bırakında şu Ali Paşa Camiini seyretsinler. Maalesef son zamanlarda şehirlerin meydanlarını, bulvarlarını ve çarşı- pazarlarını rüküş kadınlara ve panayır yerine dönüştürmeyi marifet sayan bir eğilim ortaya çıktı. Bu anlayış şehirlerin vakarını ve saygınlığını zedelediği gibi ata yadigârı eserlerimize olan ilgi ve alakayı da azaltıyor. Unutmayalım ki bu aşırı süsleme ve bezeme eğilimi aynı zamanda israftır ve israf ise haramdır.” Bu cevap beni şoke etmişti. Zira ben “eline sağlık başkanım çok güzel olmuş” anlamında sözler bekliyordum. Bu sözleri sıradan biri söyleseydi aldırmazdım. Ama söyleyen Turgut Cansever Hoca idi. Diyebilirim ki, her iki mimarımızın da, şehirleri canlı bir varlık gibi görüp, geçmişle bağlarımızı yaşatan mekânlar şeklinde tarif etmeleri bende yepyeni ufuklar açtı. Bu etkileşim sebebiyle olsa gerek, yıllardır israf ve zaruri olmayan süslemeler, unutulduğu, tanınmadığı ve kendisiyle ilgilenilmediği için bir köşede sessiz ve mahzun duran çocuk misali olan ecdat yadigarı yapılar ile yüksek katlar bende hep olumsuz duygular çağrıştırır. Haftaya üçüncü bölümle devam inşallah.                                                              18.05.2018

Nizamettin Aydın