KÖYÜMDE İKİ DEĞER
KÖYÜMDE İKİ DEĞER

KÖYÜMDE İKİ DEĞER  

        İlkokulu köyde okudum.  Okul evimizin önündeydi. İkisi arasında daracık bir sokak vardı. Bu sokağa dik inen bir daracık sokak daha vardı. O sokak da camii ile evimizin arasındaydı.   Yani evimizin,   önünde okul, yanında cami vardı.  

 Okul ahşap, kiremitli ve tek katlıydı.   Giriş kapısından girince, sağda ve solda birer oda vardı. Odaların önünden geçip karşıdaki dersliğe girilirdi.

   Dışı çamurla sıvanmış okulun içi badanalıydı. Tavanı ve tabanı ahşap döşemeli,  boyasızdı.  Yapılış tarihi eski olduğundan  renkli gibi görünüyordu. Tabandaki tahtaların bazıları üstüne basınca oynayıp ses çıkarıyordu.  Derslikte birleştirilmiş beş sınıf okuyordu. Öğretmenimizi çok seviyorduk. Köyde herkes de seviyordu.  Eğitim işleri iyi yürüyordu. Herkes memnundu.

    Camimiz Selçuklulardan kalma tarihi eserdi. Duvarların tamamı büyük kesme taşlardan yapılmış,  giriş kapısının iki yanında kapıdan yüksek iki sütün vardı. Bu sütunlar boşta duruyordu. Kalınlığı loğ taşından biraz kalındı.    Minaresi ben ilkokulda okurken yapıldı.   O yıllarda çevre köylerin hiç birinde minare yoktu.

      Cami hocamız İmam Şükrü’ydü.  Köyün yaşlılarından, beyaz sakallı, uzun boylu herkes tarafından sevilen bir hocaydı. Verdiği hizmetin bedelini köylü öderdi.  Cami yanına bir derslik yaptırmak istiyordu. Çocukların okulu vardı Hocaya verilen arpa ve buğday harman zamanı verilirdi.

 Okuma yazma öğrenmiş olanlar boş geziyordu. Bunlar Kur’an-ı Kerim öğrenmek istiyorlardı. Hoca da öğretmek istiyordu.    Hocanın girişimleri babaları ikna edemedi. Köylü kuran kursu yapmadı.

       Ethem Çavuş’un evden ayrı bir odası vardı.  O odayı kuran kursuna verdi.   Hoca çocuklarını orada topladı.

     Benim iki ağabeyim, Tevfik çavuşun Hacı Ömer, Deli Hacının Rıza, Cılızın Ömer ve Mahmut, Yadigârın Üsük (Hüseyin)  ve Abdullah Emminin Halim kuran kursu öğrencileriydi. Bir derslik dolduracak sayıdaydılar.

       Kuran kursu ile okulumuz çok yakındı. Arada Orta pınar vardı. Bu çeşmenin sağında onların kursu, solunda bizim okulumuz bulunuyordu.  Bizim sıra ve masalarımız vardı. Kara tahtamıza yazı yazıyorduk.  Okulun önündeki bayrak direğine bayrak asıyorduk. Haftada iki kere bayrak töreni yapılırdı. Cuma günü törenle  asılan bayrak, Pazar günü törenle indirilirdi.

    Onlar postlarda oturuyordu. Hoca rahlesinin başında minder ve postu üst üste koyup otururdu. Öğrenciler tek postun üstünde oturuyordu. Hocanın elinde odanın her tarafına ulaşacak kadar uzun bir çubuk vardı. Yakında oturanların kafasına da, kısa çubukla tıklardı.

 Kuran öğreniyorlardı. Namazda okunacak sureleri ezberliyorlardı. Herkes de memnundu.   Onlar da bizim gibi, teneffüse çıkıyorlardı. Oyun oynuyorlardı.

   Teneffüslerimiz çakışırdı. Oyunlarımızı ayrı oynardık. Onlar bizden çok büyük ağabeylerimizdi. Sek sek, aragetti, uzuneşek en çok oynanan oyunlardı.

       Biz siyah önlük yakalıkla giderdik okula. Onlar gündelik kıyafetleriyle giderlerdi. Bizim ders kitaplarını koymak için bezden çantalarımız vardı. Onlar elif cüzü, amme cüzü ve Kuran’ı kerimi bez bohçalarla taşırlardı.

    Biz, not alıyorduk. Karne alıyorduk.  Beşinci sınıf bitince diploma alıyorduk. Onlar, ezberden elif cüzüne, sonra amme cüzüne daha sonra Kuran’ı kerim okumaya geçerlerdi.

        Küçük yaşta benim köyümde hoca ve öğretmenin aynı değerde olduğunu gördüm.

    Kuran okumayı iyi öğrenenler tecvit öğrenmeye geçerlerdi. Tecvit: Kuran okurken sözcüklerin söylenişinde seslerin uzunluk ve kısalıklarına göre okunmasıdır.

    Yarım asır önce zamanın şartlarına uygun olarak gençlere eğitim veriliyordu. Şimdi duyduklarıma inanamıyorum. Köye görevli olarak gelen jandarmalar olurdu. Bunlar öğretmenle ve hocayla sohbette ederlerdi. Hocanın yaptığı işten dolayı ifadesinin alındığını hiç görmedim. Toplum olarak, “ geçmişimizi kötülemeyi bırakmamızda yarar var.” Diye düşünüyorum.