GEÇMİŞTEN GELECEĞE YEŞİLIRMAK
GEÇMİŞTEN GELECEĞE YEŞİLIRMAK

GEÇMİŞTEN GELECEĞE YEŞİLIRMAK   

                Su, yolunu bulmuş akıyordu. Islah için bir proje (!) yoktu.  İki kanala pay edilince suyu azalmıştı. Özgürce akıyordu. İlkbaharda dağlardaki kar eriyince Yeşil Irmak yatağından taşıyordu.  Kenarlarında toprağın altını oyduğu yerler vardı. Oyulan kenarların yıkılmasıyla yatağını genişletmeye çalışıyordu.  Hızlı akmıyor,  derin yerleri de yoktu. Kenarlarda oyulan yerleri ağaç kökleri dolduruyordu. Kökler arasında canlıların yuvası vardı. Kurbağalar, balıklar bir aradaydı. O yuvalara elini sokup balık yakalayanlar oluyordu.

                Yeşil ırmak hep aynı seviyede kalmazdı. İlkbaharda sular yükselir,  Irmağın yatağı genişlerdi. Su normal seviyesine çekilince bıraktığı yerler hemen yeşillenirdi. Doğal bir yeşillik kükrerdi topraktan.

                Yeşillik sadece otlar değildi. Suyun getirdiği söğüt, kavak hatta iğde dalları kaldıkları yerde kök salar, dal verirdi.  Dal parçaları üstü suyla kaplandıktan sonra, toprakla örtülür, büyümeye başlardı. Böylece Yeşilırmak çevresine bu güzellikleri bırakırdı.

                Kenara yakın yerler de kerpiç benzeri kil tabakası kalırdı. Bu killeri kalıplar halinde kaldırmak mümkündü. Bu kil kalıplarını bıçakla yontarak şekiller yapmayı çok severdim. Böyle bir kil kalıbından şarjörlü tabanca yapmıştım. Oğlum buna çok sevinmişti.

                Irmağın yatağına mesafeli olan yerler kuruyunca oğlumla gezmeye giderdik. Arılar, çiçekler, kelebeklerin uçuşmalarını çok severdik. O yıllarda belediye binasının yanındaki parktan başka park yoktu. Irmak kenarı doğal park olarak uğranan yerdi. Şehre uzaktı.   Uğrayanlar az olurdu.

                Oğlum küçüktü.   Irmak kenarında geziyorduk.  Suyun akışını seyrediyor, dallara konmuş, yuva yapmış kuşlara da bakıyorduk. Kolayca yakaladığı bir uğur böceğini övünerek bana gösterdi. Renkli kelebeği elinden kaçırdığına üzüldü.

                Ona bir değnek yaptım.  Toprağı eşelemeyi seviyordu. Ucunu toprağa batacak kadar incelttim. Çok sevindi. Yumuşak yere batırdı.  Ucunu aşağı bastırınca eşilen yerden solucan çıktı. Önce korktu. Bir adım geri çekildi.   “Korkma oğlum bir şey yapmaz.” Dedim. Onunla oyalanıyordu.  Değnekle karıştırır gibi uğraşıyordu.  Ben de geride onu izliyordum. Kendi kendine kızdı. Solucanın üstüne bastı. Sonra iki ayağıyla bastı. Zıpladı. Rahatlamıştı. Koşup yanıma geldi. Nefes nefeseydi:

 

-Baba bak ne yaptım?

-Ne yaptın?

-Solucanın kemiklerini kırdım.

-Güldüğümü ona belli etmeden keşke yapmasaydın oğlum. Onu öldürdün. Daha öldürme tamam mı?

-Tamam. Daha öldürmem. Diye üzgün bir duruş gösterdi.

-Solucan da olsa canlıların yaşamaya hakkı vardır. Solucan zararsız bir hayvandır. Onun çok faydaları vardır.  Öldürmek kötü. Yaşatmak, yaşamasına yardımcı olmak güzeldir. Solucan bile olsa öldürme.

                Yıllar geçtikçe yeryüzünde değişimler olur. İnsanlar hiç karışmasa da, arazi kendiliğinden değişir. Buna insanların mühendislik çalışmaları eklenince daha çok değişim olur.  Teknolojiden alınan güçlerle şehirleşmeler değişir. Su yatakları ıslah edilir. Yapay göletlerde gondollar, Osmanlı kayıkları yüzdürülür.

                Oğlumu gezdirdiğim yerlerde KANAL TOKAT Projesi yapıldı. Yeşilırmak bir mucize merkezi haline getirilecekti. Bittiği söyleniyor. Emeği geçenlere teşekkür ederim.

                Bu günler, Osmanlı kayıklarının hizmet vermesi için en uygun günler.  Kanal henüz dolu değil.  Geçmişi hatırladım. Oğlumun, solucanın kemiklerini kırdığı yerlerde,  torunlarımı Osmanlı kayığına , ya da gondola  bindirmek istiyorum.