ŞEHİRLEŞME, YÜKSEK KATLAR ve MİMARİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
ŞEHİRLEŞME, YÜKSEK KATLAR ve MİMARİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

ŞEHİRLEŞME, YÜKSEK KATLAR ve MİMARİ

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

 

Üçüncü bölümde bahsettiğim ve TOKİ’nin bazı Doğu ve Güneydoğu illerimizde uygulamaya koyduğu bina yapımını olumlu bir gelişme olarak gördüğümü söylemiştim. Umarım, bu anlayış şehirlerimiz daha fazla yabancılaşmadan yurt çapında yaygınlaşır. Zira insanlarımızın büyük bir kesiminin kentsel dönüşümden beklentisi, yerleşimdeki çarpıklıklarının yok edilmesi, yılların yorgunu binalarımızı, kadim değerlerimizi, komşuluk ilişkilerimizi ve alışkanlıklarımızı dikkate alarak, koruma anlayışı çerçevesinde yenileyip, daha rahat ve daha huzurlu yaşanılabilecek mahalleler oluşturmak şeklinde idi. Yani, hedef değişimden çok aslına dönüşüm olarak algılanıyordu. Şahsen ben de aynı şekilde düşünüyordum. Bu yüzden de, kentsel dönüşümle ilgili yasa henüz çıkmamışken, Şehrimizin en önemli Mahallelerinden biri olan Erenler Mahallesinden başlamayı uygun görerek, zor şartlar altında ilk örneğini başlatmıştım. Hatta 2004 yılı seçimlerinde yarıştığımız Sayın Adnan Çiçek de aynı şeyleri vaat ediyordu. Ancak üzülerek belirteyim ki ne İlimizde ne de diğer İllerimizde öyle olmadı. Öncelik verilecek beklentisinde olan merkez mahalleler unutulup, çok katlı imar değişiklikleri ile şehirlerimiz, ulaşımı zor, merkezden kopuk, alışveriş mekânları sınırlı olan hâkim tepelere taşınmaya zorlandı.

Diğer taraftan kimi sentlerde yıkılan o yorgun ve yerli evlerin yerini 8-10 katlı apartmanlar alırken, bazı bölgelerde ise, gerekçesini ve mantığını izah edemediğim, mahalleye adeta bir hançer gibi saplanan15-20 katlı gökdelenler oluştu. Yıllardır bir-iki katlı evinin bahçesinde sebze ve meyve toplayan, toprağı koklayan, birlikte oynayan komşu çocuklarını kendi çocuklarından ayrı görmeyen,  aynı mahallede yaşayan, ortak kültürlerini, ihtiyaçlarını ve dertlerini bölüşen, iyi günde kötü günde beraber olan, birbirleriyle içli - dışlı, senli - benli olmuş olan bu insanlar, birbirini tanımayan ve birbirlerine selam bile vermeyen yabancılar haline geldiler.

Yakinen biliyorum ki, yeni bir eve taşınmış olmanın ilk heyecanı geçince, bu insanların pek çoğu, o eski evlerini, komşularını ve mahallelerini ve evlerin etrafındaki o küçük yeşillileri arar oldular.  Sonuçta, Anadolu’muzun kadim medeniyet örneklerine ait güzellikleri, tarihi dokusu, silueti, şehir merkezlerinin tarihsel işlevi, çarşı-pazarın kimliği, inancımıza, örf ve âdetimize ait ne kadar güzellik varsa hepsi tanınmaz hale geldi. Bu tanınmazlığın ve yabancılaşmanın tabi sonucu olan avmler ise tam bir çıbanbaşı olmaya başladı. Yabancılaşma ve yozlaşma bununla da kalmadı. Bu yeni, yabancı ve gözü yükseklerdeki bencil binaların içi de, dışı da farklı şeyler söylüyordu. Bu farklılık apartmanlarımızın dışında cıyak cıyak bağıran renk cümbüşünden ismine, paylaşma kültürümüze, komşuluk anlayışımıza, pencerelerin büyük ve küçüklüğüne, perdelerin açık-kapalı oluşuna, balkonlarının komşuyla olan yakınlaşma durumuna, bina içindeki döşemeler ile oturma guruplarının rengi ve cinsine, mutfağın ve yemek sofrasının tanzimine, tuvaletin şekli ve yönüne varıncaya kadar etkili oldu. Yani, kadim değerlerimizi taşıyan, içinde yaşayanlara huzur veren, mütevazı, alçak gönüllü, etrafa saygılı,  gösterişten ve gururdan uzak, ama onurlu, çevreye saygılı, mahremiyeti gözeten, nitelikli evlerimizin yerini adeta ego timsali, çarpık, bencil, hoyrat, yılışık, kibirli, yabancı ve görsel binalar aldı. Bu durum o kadar açık ve aleni bir hal aldı ki, fark etmek için ne mimar olmaya, ne mühendis olmaya ne de planlayıcı olmaya gerek kaldı. Ortaya çıkan bu durumun en güzel ifadesi “YEŞİLE VEDA BETONA DEVAM” olsa gerek. İşte bu ve benzeri durumlar sebebiyle evlerimiz açık cezaevine, odalarımız işkence odalarına dönünce, insanımız ilk bölümde bahsettiğim sosyolojik ve psikolojik rahatsızlıklar ile yalnızlığın ve yabancılığın mutsuzluğunu yaşamaya başladılar. Ancak bu huzursuzluk ve mutsuzluk sinsi bir hastalık gibi yavaş seyrettiğinden, çoğu zaman da, bu huzursuzluğun ve mutsuzluğun sebebinin beton yığınlarına dönen mekânlar olduğunun farkına bile varılamadı.

Özellikle 1950’li yıllarda başlayan iç göçün oluşturduğu gecekondulaşma şehirlerin görünümünü ve ulaşımını fevkalade olumsuz etkiledi. Bu konuyla ilgili olarak 1966 yılında çıkarılan gecekondu yasası da maalesef çoğu kere siyasi mülahazalarla kadük kalınca, kaçak ve çarpık yapılaşma adeta şehirlerin kötü kaderi olmaya devam etti. Son yıllarda belediye başkanlarımızın bazıları bu hususta yeterli duyarlılığı göstermiş olsa da, hem çok gecikilmiş olmanın getirdiği zorlukları aşmada yetersiz kaldı, hem de devede kulak misali oldu. Zira bu işler, bir-kaç yerel yöneticinin inisiyatifiyle değil, daha çok, esas karar vericilerin yönetim anlayışı, şehre, şehirleşmeye ve mimariye nasıl baktığıyla ilgilidir. Göreve gelen çoğu Belediye Başkanlarımızın da gecekondu mahallelerine sadece oy deposu olarak baktılar. Bu yüzden de belediyelerimizin gecekondu bölgelerine olan siyasi bakış bir türlü şehre bakış haline dönüşemedi. Yukarda da belirttiğim gibi siyasi endişelerle yeterli önlem alınamayan gecekondulaşmanın yanında yine aynı siyasi endişeler sonucunda ortaya çıkan kaçak yapılaşma da şehirlerimizin bu günkü çarpık yapılaşmasında etkili oldu. Diğer yandan hemen hemen her seçim döneminde çıkarılan imar affı uygulamaları da şehirlerimizdeki çarpık yapılaşmayı hem tetikledi hem de kalıcı hale getirdi.

Diğer taraftan, şehirlerimizin ulaşım, yeşil alan, park, otopark, meydan, çarşı ve sosyal tesis gibi donatılardan mahrum kalmış olması da şehir yaşamımızı olumsuz yönde etkilemiştir. Hâlbuki gerek sosyal donatılar oluşturmak gerekse düzensiz imar planlarını yaşanılabilir şehirler oluşturmaya müsait hale getirmek amacıyla, 1930’lu yıllarda, hemşerilerimizin 18’nci madde olarak bildiği İMAR UYGULAMASI kanunu çıkarılmış ve Belediye Başkanlarının bu kanunu uygulaması mecburi hale getirilmişti. Ancak oy kaygıları sebebiyle bu kanun çoğu belediyede uygulanmamış, devlette takibini yapmayınca, şehirlerimizin çoğu çarpık yapılaşmaya kurban edilmiştir. Kayseri, Gaziantep ve Konya illerimiz ise İMAR YASASINI ilk uygulayan illerimizdendir. İşte bu yüzden olsa gerek çoğumuz şimdilerde bu illere gıpta ile bakıp duruyoruz. Haftaya beşinci bölümle devam inşallah.

 

Nizamettin Aydın