TEBLİĞ -3-
TEBLİĞ -3-

İslam’ın şartlardan olan, namaz, oruç ve hac ibadetleri, insanın bizzat kendisini ilgilendiren şahsi ibadetlerdendir. Cihat ve zekât ise, büyük oranda başkalarına da faydalı olan, sosyal yardımlaşmayı destekleyen, HAK ve ADALET’i yaymaya, Allah’ın helal ve yasaklarının hayata geçmesine, korunup kollanmasına yönelik ibadetlerdendir. Yani cihat ve zekât ibadeti ile kendimiz için gerekli, güzel ve helal olanı başkaları için de istemiş oluyoruz. Bu durum aslında bir nevi çifte mutluluktur. Yani, ben değil, biz merkezli bir yaklaşım. Böyle bir ibadet elbette daha makbul ve değerli olacaktır. Zira “mümin kendi nefsi için istediğini başkaları için de istemedikçe kâmil mümin olamaz.” Hadisi Şerifi de bu gerçeği ifade etmektedir. Bir başka Hadisi Şerifte ise Allah Resul’ü “İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır” buyurmaktadır. Bu hususla ilgili olarak Peygamberimizle bedevi Arap arasında geçen diyalogu anlatmak istiyorum. Bir gün, bir bedevi Arap, Peygamberimize gelip: “Ey Allahın Resulü, beni cihat ve zekâttan muaf tutarsanız size biat etmek istiyorum. Zira ben savaştan korkarım, ayrıca biraz cimriyim. Malımdan kimseye bir şey veremem” diyince Peygamberimiz şöyle buyurdu. “Bak kardeşim, namaz, oruç ve hac daha çok senin şahsını ilgilendiren ibadetlerdir, cihat ve zekât ise daha çok başkaları için de faydalı ve gerekli olan bir ibadettir. Diğer insanların yardımına koşmadan, onlara faydalı olmadan cennete girmezsin” şeklinde nasihatte bulununca, bedevi ikna olup Peygamberimize biat etmişti.

Erbabının bileceği gibi yaklaşık olarak, Kur’an da oruçla ilgili 13, namazla ilgi 86, zekâtla ilgili 32, hacla ilgili 26 ayet olmasına rağmen, cihat, tebliğ, davet ve emr-i b’il- ma’ruf ve nehy-i ani’l münker ile ilgili 300’den fazla ayet bulunmaktadır. Bu durum, cihadın dinimizdeki yerini ve önemini göstermesi bakımından önemli bir tespittir. Cihat ibadeti ile kullardan istenen ve anlaşılması gereken, illa silahlı saldırı olmamalıdır. Nitekim Mekke’de nazil olan ilk cihat ayetlerinde silahlı mücadeleden (kıtal) bahsedilmemektedir. Yukarıda arz etmeye çalıştığım tebliğ ve davette cihadın bir şubesi sayıldığı halde şiddet ve zorlama içermemektedir. Saldırı ve savaş şeklinde anlaşılıp uygulanacak cihadın yeri, zamanı ve şartları farklı olup, tebliğ ve davet yapılmamış olanlarla, ansızın saldıranlar ve saldırı hazırlığında olanlar ile bunlara yakın destekleri olanlar dışındakilerle silahlı mücadeleye girilmez. Meşru sebepler dolayısıyla girilse bile bu durum savaş şartlarının geçerli olduğu zaman için geçerlidir. Ama tebliğ, davet ve emr-i b’il- ma’ruf ve nehy-i ani’l münker ibadetleri ise hayatın bütünü içinde yerine getirilmesi gereken ibadetlerdendir.  Bu duruma rağmen çoğu kere, sıcak savaş olarak anlayıp uygulanan cihadın, tebliğ, davet ve iyiliği emretmekle kötülüğe mani olmaktan daha etkili olduğu düşünülür. Sanırım bunun sebebi, bu tebliğ ibadetinin ayet ve hadislerdeki esas ve usullere uygun olarak yapılmıyor olmasıdır. Zira Lokman suresi 17. ayette bu hususta Mevla’mız şöyle buyurmaktadır. “Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir.” Konuyla ilgili bir diğer önemli uyarı da Mevla’mızın, Hz Musa’nın Firavun’la görüşmesinde dikkat etmesi gereken hususta görülmektedir. Taha suresi 44. Ayette Allah şöyle buyurmaktadır.” Ona yumuşak söz söyleyin. Umulur ki öğüt alır veya korkar.” Bu Ayet, Hz. Musa’nın, Firavun gibi zalim bir insana bile tebliğ yaparken takınması gereken davranışı çok net ortaya koymaktadır. Mevla’mız, Hz. Musa’nın Firavunla yapılacağı görüşmede bile yumuşak konuşmasını emrettiğine göre, insanların, Müslüman olduğunu bildiklerini bile kırarak, üzerek hata hakaret ederek yapacağı davet, tebliğ ve çağrı gayretinin pek işe yaramayacağı açıktır. Allah, benzer bir uyarıyı da genel manada anlaşılacak şekilde ve Nahl Suresi 125. Ayette şöyle emretmektedir. “Ya Muhammet sen, Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.”

Yukarıdaki ayetler ve hadisler ışığında anlaşılan o ki, hiç kimse aklına göre, nefsine göre, kafasına göre tebliğ yapma lüksüne sahip değildir. Hele hele karşıdakinin buğzunu, nefretini ve karşı duruşunu artıracak söz ve davranışta bulunması asla doğru olmaz. Hatta kaş yapayım derken göz çıkartmanın vebalini yüklenebilir. Asıl olan Allah’ın rızasına ve Peygamberimizin sünnetine uygun bir yol ve yöntemle tebliğ yapmaktır. Her ne kadar, her ibadette niyet çok önemli ise de Tebliğ ibadetini yaparken, şartlarına uyulmadığı ve Allah Resulünün uygulamaları çerçevesinde yapılmadığında, tesirli ve etkili olmayacağı da açıktır. Diğer taraftan bu tavrımız ve düşüncemiz insanlara olan şefkatimizin gereğidir. Zira bir bakıma şefkat, nefsani ve dünyevi olmaktan uzak durmak olduğundan, içinde Allah rızası için koruma ve kollama da vardır. Yaşayarak görmüşüzdür ki, tebliğ ve davette Allah rızası ve korkusu esas alınmayınca, konu münakaşaya dönüştüğünden, hem insanlarla ilişkilerimiz zora giriyor, hem kucaklaşma yerine kutuplaşma artıyor, hem de Allah rızası kazanılamıyor. Bu hususta Peygamberimiz şöyle buyuruyor. “Münakaşa edene şefaat etmem. Tartışmayı bırakın. Sizden öncekiler sırf bu yüzden helak oldular.” Allah Hucurat süresi 10’cu ayette de şöyle buyurmaktadır. “Müminler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki merhamet edilesiniz.” Bu yanlışa maalesef, gerek siyasilerin ithamlı, suçlayıcı, aşağılayıcı, ayrıştırıcı, ötekileştirici ve hakaret içeren söylemlerinde, gerekse sosyal medyadaki ölçüsüz atışmalar ve yazışmalarda çok sık rastlıyoruz. Karşımızdakini kırarak, inciterek hatta ona hakaret ederek yapılan tebliğden ne yapana ne yapılana hayır gelmez, faydası olmaz. Yani bu ibadeti “lafı gediğine koymakla, adama öyle bir laf ettim ki gıgı bile çıkmadı demekle, adamın yüzüne gerçeği söyleyince kıpkırmızı oldu ve dut yemiş bülbüle döndü demekle veya o da bunu hak etmişti gibi nefsanî yaklaşımlarla yapmak, bize bildirilen ve bizden istenen tebliğ yolu değil, olsa olsa nefsi tatmin etme veya şeytanı memnun etme yolu olur. Daha açık bir ifadeyle sevap kazanıyım derken günaha batar. Bu gibiler için Allah Resulünün şu sözü unutulmamalıdır. “Öyleleri vardır ki gece namazı kılarlar ama elde ettikleri sadece yorulmaktır. Öyleleri de vardır ki, oruç tutarlar ama elde ettikleri sadece aç kalmaktan ibarettir.”  Aynı mantıkla, “öyleleri vardır ki, tebliğ ibadetini yerine getirirken günah çukuruna batarlar.” demenin yanlış olmayacağı kanaatindeyim. Bu ve benzeri hadis ve ayetlerden anlaşılıyor ki, yalnızca Allah rızasını kazanmanın dışındaki her söz ve amelin Allah katında hiçbir değeri ve önemi yoktur. Araya kesinlikle gösteriş, çalım, menfaat sağlama, dikkat çekme ve aferin alma gibi nefsani bir duygu ve düşünce girmemelidir. Bu durumda olanlar için, siyasilerin zaman zaman kullandığı “tribünlere oynamak” sözü çok şey anlatıyor olsa gerek. Araya, Allah’ın rızası dışında bir sebep ve maksadın girmesiyle yapılacak her söz ve amelin Allah katında asla makbul olmayacağına dair, Hz. Ali’nin savaş esnasında bir müşriki yere düşürüp kılıcıyla boynunu vuracağı sırada, müşrikin Hz. Ali’nin yüzüne tükürmesiyle, onu öldürmekten vazgeçmesi müthiş bir örnektir. Tekrar edelim ki, kendi nefsi için istediğini başkaları için de isteyemeyenler, tebliği ve davet ibadetini sadece ve sadece Allah rızası için yapmayanlar karşıdakini etkileyemez ve onu HAK’a çağırmada yeterli olamadığı gibi, kendisi de Allah katında ecir alamamış olur. Dilimizde bu durumu açıklayan birkaç deyimi de paylaşmak istiyorum. “Keskin sirke küpüne zarar”, “tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır,”, “kaş yapayım derken göz çıkarmak.” Diğer taraftan, Allah Resulü’nün, Yunus Emre’nin, İmam-ı Rabbani’nin ve daha birçok imam ve müçtehidin, gönül kırmanın, Kâbe’yi yıkmakla aynı olduğunu, hatta daha da çirkin ve günah olduğunu belirten sözleri vardır. Bu konuda Mevlana Hazretleri: “Bir gönül yıkmak bin Kabe yıkmaktan kötüdür”, derken Yunus Emre: “Bir gönül yıktın ise/ Bu kıldığın namaz değil… Yetmiş iki millet bile/ Elin yüzün yumaz değil.” demiştir.

Özet olarak Allah Resulünün, Buhari Kitabu’l Edeb, 10/373’de belirtilen ihtarını belirteyim. “YA HAYIR SÖYLE, YA SUS.” Tebliğde bu ihtarlar ve tembihatlar asla hatırdan çıkarılmamalı ve bu çerçeve korunmalıdır.

13.07.2018

Nizamettin Aydın