TEBLİĞ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
TEBLİĞ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

TEBLİĞ

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

                İkinci ve üçüncü bölümde arz etmeye çalıştığım sebeplerden dolayı, günümüzde tebliğ ve davet yoluyla netice almanın daha sınırlı olduğunu düşünüyorum . Allah resulu, emredilen şekli ile yapılacak tebliğ ve davetin etkisini ve önemini çok iyi bildiği içindir ki, Hudeybiye anlaşmasını, Allah’ın peygamberi yerine, Abdullah’ın oğlu Muhammet şeklinde imzalamaya razı olmuştur. Üstelikte önemli sahabelerin itirazlarına rağmen. Peygamberimiz için anlaşmada ki 10 yıllık barış şartı çok önemliydi. Zira bu 10 yıllık dönemde tebliğ görevini çok daha rahat ve etkili yapabileceğini biliyordu.

                Gerçekten de durum öyle olmuş ve Allah Resulü Hudeybiye anlaşmasından hemen sonra birçok sahabeyi kabilelere İslami tebliğ etmek üzere görevlendirmiştir. Peygamberimiz bununla da yetinmeyip,  Amr b. Ümeyye’yi, Habeşistan Kralı Necşi’ye, Dihle b. Halife el- Kelb’i Bizans İmparatoru Hiraklis’e, Htip b. Ebi Beltea’yı, İskenderiye Kralı Mukavkıs’a, Abdullah b. Huzeyfe’yi Fas Kralı Kisra’ya, Şüca b. Vehb’i Gassaniye birer mektupla birlikte elçi olarak gönderip onlara hem İslam’ı tebliğ etmiş, hem de İslam’a davet etmiştir. Peygamberimizin uzak diyarlara gönderdiği tebliğ elçilerden biri de, Vehb b.Ebi Kebşe olup, Çin’e daimi kalmak üzere göndermiştir. Deniz yoluyla Çin’in Kanton Eyaletine ulaşan bu sahabe, bugün hala var olan Çin’deki Müslümanların oluşmasını ve Çin’de ilk caminin yapımını sağlamıştır. Ebi Keşke, bir müddet sonra Peygamberimizi bir kere daha görmek maksadıyla Medine’ye geldiğinde, Peygamberimizin vefat ettiğini ve Hz. Ebu Bekir’in Halife olduğunu öğrenince, Halife Ebu Bekir'den izin alarak tekrar Çin’deki görevine döner. Orada vefat eden bu sahabenin mezarı halen Çin’de olup, Müslümanların ziyaretgâhlarından birisidir.

                Tebliğin muteber olan şartları içinde yapıldığında ne kadar tesirli olduğunu daha iyi anlayabilmek için, daha önce bahsettiğim esaslara ve örneklere ilaveten şu bilgiyi de paylaşmak istiyorum. Hudeybiye Antlaşmasının yapıldığı Hicri 6'ıncı yıldan itibaren, sıcak savaşın olmadığı yaklaşık 1,5 yıllık zaman içinde, İslamiyet çığ gibi büyümüş ve Mekke’nin fethine 10 bin kişi katılmıştır. Hâlbuki Müslümanlar, Hudeybiye anlaşmasından önce, ikisi kesin galibiyetle sonuçlanan, üç önemli sıcak savaşın yaşandığı 4 yıl içinde toplam nüfus olarak ancak 2-3 bin kişi civarında olup, Hudeybiye’ye 1400 kişi ile gelebilmişlerdi. Halbuki, Hudeybiye'den hemen sonra Allah resulunun öncülüğünde yapılan tebliğ ve davetle geçen yaklaşık 2 yıl yılsonunda, 10 bin askerle Mekke’nin fethi gerçekleşmiştir. Bu örnekler, tebliğin Allah’ın ve Yüce Peygamberinin buyurduğu esaslar çerçevesinde yapıldığında ne kadar tesirli olduğunu açıkça göstermektedir. Ayrıca bu hususta şu kanaatimi de belirtmeden edemeyeceğim. Kur’an ve hadisler doğrultusunda değil de, radikal, liberal, otoriter, ırki görüş ve düşünce ekseninde yapılacak her türlü tebliğ, ifrat ve tefrit içerikli olacağından sonunda sadece İslam karşıtlarının işine yarayacaktır. Bu hususta Merhum Erbakan Hocamızın siyasi hayatı boyunca neden hiçbir taraftarını sokağa davet etmediğinin ve bir tek ferdin bile burnunun kanamasına sebep olmadığı düşünülmesi gereken bir durum olsa gerek

                Tebliğ ve davetle ilgili bir başka bakışı da şöyle sunmak istiyorum. Yeri ve sırası geldiğinde hep, biz Türkler Anadolu’nun İslamlaşmasından bahsederiz sık sık. Bu İslamlaşma kendi kendine mi olmuş, nasıl olmuş, kimler sebep olmuş, çoğu zaman bunları düşünmeyiz. Bu vesileyle onların tamamını rahmetle, minnetle ve şükranla anmak istiyorum. Zira, çoğumuzun bildiği veya duyduğu Merkez Efendi, Aziz Mahmut Hüdai Hz, Tapduk Emre, Mevlana, Yunus Emre, Muhiddin Arabi, Ahmet Yesevi, Hacı Bayam-ı  Veli, Haci Bektaş-i Veli, Ahi Evren ile Anadolu’nun her köşesinde sadece kabirleri kalmış yüzlerce Evliya, Enbiya ve  başta İstanbul ve Diyarbakır olmak üzere yüzlerce Sahabenin Anadolu’yu, hatta 24 milyon kilometrekare toprağın İslamlaşmasındaki katkısını kim inkar edebilir. Bu insanların tamamına yakını doğduğu yerde kalmamış, evini-ocağını, yerini-yurdunu, eşini-dostunu ve işini-gücünü terk edip,  tebliğ ve davet yoluyla Allah'ın dinini yaymak için hiç bilmedikleri diyarlara hicret etmişlerdir. Hepsinin, Allah için yola çıkmış olmalarının dışında ortak bir özellikleri daha vardı. O da, her birinin elinde silah değil, Kur’an oluşuydu. Çünkü hepsinin asıl derdi ve amacı, insanların kanına girmek değil, gönlüne girmekti. Bu yüzden olsa gerek, yerli ve yabancı  tarihçilerin çok büyük bir kesimi, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde insanların kılıç ve korku yoluyla değil, gönül rızalığı ile Müslüman olduklarını anlatır.

                Yukarıda da belirtmeye çalıştığım gibi tebliğ ve davet, Ayet ve hadisler ışığında yapıldığında Allah tesirini halk edecektir. Velev ki etkili olamadık, karşımızdakine tesir edemedik, davetimize icabet etmedi, inadını ve hakkımızdaki olumsuz düşüncesini değiştiremedik, düşmanlığını azaltamadık. Ne olur? Hiçbir şey olmaz. Bizden isteneni, istenildiği şekilde yerine getirdiğimiz de bizim hayrımız, mükâfatımız ve ecrimiz, onların vebali, sorumluluğu ve günahı artar. Zira hidayet Allah’tandır. Mevla’m dilemedikten sonra kimse kimseye hidayet veremez. Ama tebliğ ve davetçi kulluk görevini yerine getirip sorumluluktan kurtulur. Her Müslüman’ım diyenin yapması gereken budur. Yüce Mevla’mızın biz kullarından istediği de budur. Bu gerçek Mevla’mız tarafından, yukarıda belirttiğimi Rad süresi 40, Nalh süresi 35 ile Maide süresi 67. ayette açıkça ifade etmiştir. Kurandaki yaklaşık 40'tan fazla ayette bu durum  ifade edilmektedir. Bu ayetlerden bazıları şunlardır. Maide /92, Ali İmran/20-104, Rad/40, Taha/44, Nahl/35, Nisa/114, Lokman/17, Fussilet/33, Araf/7. Tabii konuyla ilgili yüzlerce hadis olduğu da erbabınca bilinmektedir.  20.07.2018

Nizamettin Aydın