PAYLAŞILACAK ÇOK ŞEY VAR
PAYLAŞILACAK ÇOK ŞEY VAR

PAYLAŞILACAK ÇOK ŞEY VAR

Bulunduğum yerden aşağıya bakıyorum. Burası, çok yüksek katlı bir binanın üst katlarında bir yer. Gördüklerim şaşırtacak kadar güzel ve düzenli...

Spor alanları, sahalar, banklar, parklar, yollar, duraklar vb. Ne çok ortak kullanım alanlarımız, varlıklarımız var. Bu saydıklarımı hepimiz kullanıyoruz. Şucular ya da bucular değil hepimiz...

Bir de biz insanların ortak değerleri var.

Bu değerler, paylaşıldıkça büyüyüp güzelleşiyor. Biz bu değerlere ne kadar çok sahip çıkıp, hayatımızda yer verirsek kendi gözümüzde ve toplum gözünde kıymetimiz o denli artıyor.

Bazen istem dışı bazen de isteyerek bir topluluğa veya bir gruba girmek zorunda kalıyoruz. Bir çay toplantısı, bir çalışma arası, yemek vb. Böyle ortamlarda değişik kesimlerden, kültürlerden insanlar oluyor zaman zaman. Kısa süreliğine de olsa bir iletişim gerçekleşiyor.

Ve bu grupta konuşmayı kendine görev edinen bir kişi başlıyor:

“Bizim orada şöyle olmuştu şu şunu demişti. Bu böyle söylemişti…”

Ama biz şunu, bunu tanımıyoruz ki konuyla ilgili nasıl bir yorum yapabiliriz? Anlatanın gözlükleri ile bakarsak bir nebze olaya dahil olabiliriz ama gözlük bizim değil ki…

Hiç unutmuyorum. Bundan iki-üç yıl önce bir iftar yemeğindeydik. Ev sahibinin gönlü zengin olacak ki bu zenginliğini misafirlerine de yansıtmıştı. Yaklaşık beş-altı aileyi bir iftar sofrasında toplamak gibi bir hedef koymuştu kendine. Ev sahibi mutluydu çünkü hedefini gerçekleştirmişti.

Evet kalabalık, bulut bereketi. Ancak birbirini çok yakından ve çok da uzaktan tanımayan bu insanlar arasında, iftar bağından başka çok yoğun bir bağ kurulamıyordu. Neden mi? Çünkü davetlilerden biri iftarın başından yatsıya kadar kendi bağlı olduğu sosyal gruptan, nutuk veren insan ruh haliyle bahsetmiş ve her cümlesine “bizim...” diye başlayıp bitirmişti. Dinleyici olan bizler tahmin ettiğiniz gibi sıkılmış, bunalmış hatta dışlanıp ötekileştirildiğimiz için konuşan durmadan “bizim…“ diyen kişiye karşı öfke frekanslarını ağır ağır içimizde hissetmeye başlamıştık.

(Evet öfke duymuşum ki hala bu satırları yazarken, araya bunca zaman girmesine rağmen kalbimdeki his aynı)

İşin garibi orada bulunan hatta onun “bizim…” dahil olanlar bile sıkılmıştı. Ama ne gariptir ki konuyu değiştirmek için bir ihtilal yapılmamıştı.

Naçizane, girişimde bulunmuştum. Ancak nutuk ayarındaki “ bizim...” sesinde benim sesceğazım kaybolup gitmişti. Yalnızca bakışmıştık aynı hissiyat içinde olanlarla...

Belki konuşmasını artık bitirir diye ümid ediyorduk. Sanki bunun için herkes sözleşmiş gibiydi. Sessizlikten ötesine gidemiyorduk. Çünkü konuşmayı kendine görev edinen kişinin yaşı bizden büyüktü. Çünkü Ramazandı. Çünkü bulunduğumuz ortama ve insana saygılıydık. Çünkü hürmetimiz vardı yaradılmışa.

Kültür önemli mevzu. Para, mal, mülk, yaş, baş, eğitim bir yere kadar. Ama kültür, kişinin aldığı kültür, özellikle topluluk kültürü önemliydi hakikaten.

Peki neyi yanlış yapmıştı bu kişi. Orada, cümle insanların gözünde aynı manâlı bakışı oluşturmayı nasıl başarmıştı. “Bizim…” diyerek. O kendi ve kendi gibi düşünenleri, yaşayanları “bizim” diye ayrı, özel tutarak, oradaki diğerlerini yani bizi itelemiş, kenara ayırmış ÖTEKİLEŞTİRMİŞTİ. Biz de ondan olmayanlar olarak birbirimize bakmıştık. Susmuş ve sabretmiştik...

Peki ne gerek vardı buna? Ötekileştirmeye, Ötelemeye gerek var mıydı. O an o toplulukta konuşacak hiç ortak konu yok muydu? Vardı .Hem de pek çok. En azından yoğurtlu kabağa, dereotunun çok yakıştığını konuşabilirdik. Maalesef nutuk atan kişimiz “bizim…” tercih etmiş ve topumuz onun mecburi dinleyicisi oluvermiştik.

“Adab-ı muaşeret” demiş ya eskiler. Eskiler ne güzel insanlarmış. Eskiler yenileri de düşünerek keşke hiç eskimeseler ne güzel olurmuş. Birkaç tanesi hiç gitmese ve ihtiyaç duyduğumuz zaman omuzumuza, yüreğimize dokunsa ne iyi olurmuş...

Ah adab-ı muaşeret...

Sosyal medyada ne kadar çok siyasi görüş paylaşılıyor? Bu kişilerin pek çoğu sanat ve edebiyat erbabı (!) Hayretle ve düşünerek izliyorum. Soruyorum, sanatın veya edebiyatın siyasete alet edilmesi doğru mu acaba? Siyasi görüşlerimizi üniforma yapmanın bize nasıl bir katkısı olabilir? Bugün bu üniforma moda ama yarın modanın değişmeyeceği ne mâlum? Ve her şeyden önce buna ne gerek var? Yoksa bu üniformanın bizi “korktuğumuz “ dış etkenlere karşı koruduğunu mu düşünüyoruz?

Hangi siyasi görüşe mensup olduğumuzu kollarımızı sıvayarak anlatmak, açıklamak tıpkı “dün gece kuru fasülye-pilav yedik”. Veya “eşime doğum gününde şu hediyeyi aldım” demek gibi bir şey. Özelimizi umumla paylaşmaya gerek var mı?

Çiçeğin kokusu, insanlığın geleceği ile ilgili hayal ve umutlarımızı paylaşmak varken; ötekileştirmek etik mi?

İnsanlığın ortak değerleri nereye gitti? Edebiyat, sanat, kültür, tarih gibi her kesimden herkesin söz söyleyebileceği ortak değerler ortada gün gibi güneş dururken ismini cismini bilmediğimiz belki de bilmek istemediğimiz konulara, bizi yoran yıpratan, öteye beriye sürükleyen konulara halatlarla, urganlarla sarılıp bağlanmamızın manasını biri bize açıklayabilir mi?

Yok olmadan, yoksullaşmadan bizden giden değerleri, uzaklaşan güzellikleri anlamak, paylaşmak ve yaşatmak ortak gayemiz olabilir.

Etiketlemeden, ötekileştirmeden, bir kalıba mahkum etmeden bakmak, yaşamak ve yaşatmak dilek ve temennisiyle...

Kumrugül Türkmen Akın