AYNEN / AŞK(IM)
AYNEN / AŞK(IM)

AYNEN / AŞK(IM)

    

                  AYNEN / AŞK(IM)

 

      Bir olay vardı benim de dahil olduğum.

Olay basitti. Ancak en basit olan durumlar bazen karmaşık bir hâl alabiliyordu. Bu da onlardan biriydi. Yaşananları anlayıp çözümleyebilmemiz için karşılıklı konuşmamız gerekiyordu 16-17 yaşlarındaki gencimizle.

     Konuşmamız aşağıdaki gibi gelişti.

— Olay yaşandıktan hemen sonra eve mi geldin?

— Aynen.

— Annen baban evde seni beklemiş ve merak etmişler sanırım.

— Aynen.

— Kardeşlerin uyuyor muydu?

— Aynen.

—Peki bir sonuca ulaşabildin mi?

— Aynen

 —Nedir ulaştığın sonuç?

—……?

— Peki bu konuyu sonra tekrar bir görüşelim.

—Aynen.

       Konuşmamız bitmişti. Bitmişti ama ben ısrarla gencin gözlerinin içine bakmış, birkaç cümlecik kurmasını beklemiştim. Ama ne mümkün. “Bitirelim artık bu muhabbeti” der gibi bakmış, kaçamak “aynen “ gözleriyle.

        Cümle kurmadan, kuramadan konuşmayı bitirmişti gencimiz.

        Daha sonra olay detayıyla konuşuldu. Üstü kapalı olan durumlar açığa kavuşturuldu. Herkes rahatladı çünkü sorun kalmamıştı. Ama ben AYNEN de kalmıştım. Çünkü etrafımdaki konuşmalarda en çok bu kelimeyi duyuyordum artık.

        Aynen !

        Ne kadar vazgeçilmez olmuştu bu kelime. İnsanlar çoğu işte olduğu gibi konuşurken de mi kolaya kaçar olmuşlardı?

       Bir ortamda bir arkadaş yaşadığı bir olay sonucunda heyecanını anlatıyor yanındaki “aynen“ diyor.

       Genç annemiz dün gece bebeği sık uyandığı için, uykusuz kaldığından dem vuruyor yanındaki arkadaş “ aynen! “ diyor. Birisine öylesine bir soru soruyorsunuz “aynen!” diyor.

       Nasıl ve niçin türedi bu aynen!?

       Güzel konuşmak, güzel anlatmak ve her şeyden önemlisi anlanmak için bir şeyler, önemli bir şeyler yapmalıyız .“ Kitap okumalıyız! “ O kadar çok tekrar eder olduk ki bu cümleyi gerçekten okumak, kitap okumak (!) mıydı çözüm ?

       Yanlış konuşmalarımızın

       Yanlış yorumlamalarımızın

       Yetersizliklerimizin

        Hayatı basitçe yaşayıvermemizin

tek sorumlusu okumamak, çaresi ise kitap okumak mıydı acaba!?

        Böyle bir açıklama yetersiz ve tutarsız tabi ki.

        Sanırım insan ve toplum olarak emek vererek elde etmeyi rafa kaldırdık. Kolaya kaçtık pek çok durumda. Bu yüzden kaybediyoruz azar azar.

        Belki de hissetmeyi, duygulanmayı unuttuk. Duygularımızı yaşayalım diye heveslendik zaman zaman. Hevesimizi kestirme yoldan TV dizilerinde dindirdik  farkında olmadan. Hemen her gece aynı saatte ve her kanalda oynayan  TV dizilerindeki esas oğlan ve esas kızın aşklarında hislendik. Onların, duygularımızın dili olmasına izin verdik.

        Oysa ki his, sadece aşktan ibaret değildi. Kalp atışı, yürek sızısıydı his…

Bazen bir turnanın uçuşunda, bazen bir bebeğin masum gülüşünde, bazen de bir yurt sevdalısının gözlerindeki buğuda saklıydı aşk...

  “Aşk“ da “AYNEN” gibi yollarda, AVM  lerde, sokaklarda, yanı başımızda, her yerde şimdi. Öyle ki baktığın, gördüğün her yerin ve her şeyin olmazsa olmazı. Hiç utanası  kalmamış. İsmi geçtiği zaman incecikten bir titreme, yerini bangır bangır “aşkımmmm“ lara bırakmış.

         Geçenlerde çocuklarımla AVM de biraz dolaşalım, gezelim istedik. O kadar çok AŞK gördük ki inanılası pek güç.

         Vitrinlerde, oyuncaklarda, kupaların üstünde, kıyafetlerde her yerde ve her şeyde AŞK…

         Üç, dört çift gördüm. Gencecik fidan gibi genç kızımız (nedense hep genç kızlar) ağzını yaya yaya“ aşkımmm ama şu da şöyle olsa…“ diyor. Gidip yanlarına hususi ne konuştuklarını dinlemedim. Buna ne hacet. Kızlarımızın sesi bildiğiniz yayın usulünce. Canlı yayın heyecanı kadar güçlü, baskılı… 

         Gözlerindeki  manidar edalar sözleri tamamlıyor. Aşkımmm… Aşk… Işıktan gelen tılsım… Sır…

         Hani “Aşk” sırdı. Öyle söz vermişlerdi âşık ve mâşuk birbirine “sır” ...

         Sevdiğinin ismi geçtiği zaman yanakları gül olan, gül kokan, gülden çeyiz dizen genç kızlarımızı özlüyorum 

         Hani sırdı “aşk...”

 Sevdiğinin gözüne, gözü değmeden “sır” gibi yaşayan gençlerimizi arıyorum. 

         Aşk manâ demekti. AŞKIMMM sözünde ifil ifil aşk reklamı yapmak olmamalıydı. Olamaz da zaten gerçekten “Aşk “sa.

       Gencimiz, insanımız hislenmeyi, özünü, kutsiyetini, varlığını bir yerlerde unuttuğu için her yerde bu kadar çok “Aşk(ım)“ ve “aynen“ var. Ama kime sorarsanız bu durumdan ve daha nicesinden dert yanar. Eskiyi, geçmişi özler. Eskiyi yaşamayan insanımız bile maziyi yâd ediyor kendi tadınca, ne garip!

        Neden!? Çünkü geçmişte his vardı. Ahde vefâ, girift hezeyanlar, heyecanlar vardı. Yüreklerimiz incecik, küçük dokunuşlarla dile gelirdi. 

        Bireysel değildik hiçbir vakit. Acımızı da mutluluğumuzu da koro halinde yaşar, dile getirirdik. Öyle ki dizilerimizi, filmlerimizi bile illâki komşumuzla, yârimiz yârenimizle oturur izler, didik didik ederdik her sahnesini. 

         Şimdiki gibi evin her odası bir kişiden oluşan bir aile( cik ) değildi. Her oda bir ev, her evde yalnız, yapayalnız yaşayan bir birey, bir aile (cik)...

         Yalnız yemeklerde bir araya gelip “biz bir aileyiz“ sloganını unutmama adına yapılan ayinler…

          Bu anlattığımız tarz insanlar, aileler, evler, ocaklar şu anda her yerde. Normal olanı duyduğunuz da veya gördüğünüzde bir masal ülkesinin kahramanlarını görmüş gibi oluyorsunuz.

          Hisleniyoruz özlüyoruz. Pek çok duygu karışımını birden yaşıyoruz anlık.

          Ancak şu da bir gerçek ki bizim bir masal kahramanı ve hayatımızın bir masal olma ihtimali maalesef yok.

         Peki ne yapalım öyleyse? Çok kolay. Bir yolculuğa çıkalım. Bu yolculuk bizden gidenleri geri getirme, unuttuklarımızı bulma adına olsun. 

        Yolculuğumuz ne zaman?

 

     KUMRUGÜL TÜRKMEN AKIN