ÇOBAN DERS ALDI
ÇOBAN DERS ALDI

ÇOBAN DERS ALDI 

 

Kırk yıldan fazla çobanlık yaptı.

İyi tanırdı koyunlarını. Çok da severdi.

Yaz aylarında otlaklarda dolaştı. Kışın da ağıldan ayrılmadı hiç. Yaşlanmıştı.

Kırlara gitmese de sürü ağıla gelince, yanından ayrılamazdı.

Değneği ile dağarcığını ( Çobanın ekmek torbası) hep yanında taşıyordu.

                Değneğin ucu Topuzlu’ydu. Sert ağaçtan yapılmıştı. Dağarcığı işlenmiş yumuşak deridendi. Dağarcığı, değnekle birbirini tamamlar gibiydi. Çobanlıkta yiyecekleri dağarcığa koyar, sırtına bağlardı. Bir ucunda halka, diğer ucunda kayış vardı.  Kemer gibi bağlardı beline.

Kendinden sonra en iyi çoban olarak Gara Ömer’i görüyordu.

Gara Ömer’i çoban tuttu. Değneğini, dağarcığını ona verdi:

--Bunları sana emanet ediyorum. Benden sonra sadece sana layık gördüm. Bunların kıymetini bil, hayırlı olsun. Dedi. Bildiklerinden bazılarını onunla paylaştı:

--Ömer, ben sürünün peşinde hiç yatıp uyumadım. Sürüyü bayıra vururdum. Yere diktiğim değneğin ucunu iki elimle kavrardım. Alnımı ellerimin üstüne koyarak uykuya dalardım. Böyle üç-beş dakikalık uyku bana yeterdi.

Ömer, hem dinliyordu, hem de duyduklarını başını sallayarak onaylıyordu. Yaşlı çoban sözüne devam etti:

                -Yakında kuzular doğmaya başlayacak. Bu sözümü iyi dinle. Doğan kuzunun anasının yününden bir miktar al. Kuzuyla beraber bana getir. O yüne bakınca ben, kuzunun hangi koyunun kuzusu olduğunu bilirim. Dedi.

Genç çoban, işe yabancı değildi. Böyle bir şey duymamıştı. İnanmadı. Kendi kendine:

                -“Ağam yalan söylemez.” Diyerek kendini inandırmaya çalıştı. Bana söyleneni yaparım. Bilemezse kendisi mahcup olur. Kendisi üzülür. Dedi.

Yeni çoban işe hevesle başladı Sürünün içinde kendi koyunları da vardı.

İlk emlik doğdu. Zayıf koyunun mayısta doğan kuzusuna emlik derlerdi.

                Çoban ona doğum sonrası bakımları yaptı. Üşümesin diye heybeye koydu. Anasından da birazcık yün kesti. Yanına aldı.

Emlikle birlikte yünü de ağasına verdi.

-“Bereketli olsun ağam.” Dedi.

Yüne dikkatle baktı yaşlı çoban:

-Bu sol kulağının ucu enenmiş, karabaş koyunun kuzusu. Dedi.

Bilmişti.

Çoban gözlerini kocaman açarak yüzüne baktı:

-Onun ağam. Dedi. Yaşlı çobana saygıyla başını salladı.

-“Ağam çok şey biliyor. Ondan çok öğreneceklerim var.  Diye kendince gururlandı.

İkinci kuzuyu da aynı şartlarda getirdi. Ağa onu da bildi.

-“Bildin ağam.” Bunun sırrı nedir? Ne olur bana öğret.

-Öğreneceksin. Sen daha işin başındasın.

Genç çobanda kıskançlık artmıştı. Ağayı şaşırtma yolları düşündü. Hemen buldu.

Doğan kuzunun anasından yün almadı. Koçtan aldı yünü. Kuzunun yanında ağaya getirdi.

Ağa yüne dikkatli baktı. Dönüp Ömer’in yüzüne baktı. Birazcık kızarmıştı yüzü. Bir kahkaha attı. Ömer birazcık daha kızardı:

-Niye güldün ağam? Üçüncü kuzuya neden bu kadar sevindin?

-Sevinmedim. Ömer. Üzüldüm. Kırk yıl çobanlık yaptım. İlk defa görüyorum.

-Neyi ilk görü yon ağam? Ben anlamadım.?

-Koçun doğurduğunu Ömer. Koçun doğurduğunu. Demek bizim koç kuzuladı?  Yavrusunu emzirdi mi? Gördün mü?

Genç çoban, başından kaynar su dökülmüş gibi oldu. Ter bastı. Ağasının eline uzandı.

-Ver elini öpeyim ağam. Ne olur, beni affet.  Sana karşı bir eşeklik yaptım. Şart olsun ki, daha yapmam.

                Bırak şimdi şartı, şurtu. Da Bana yalan söyleme yeter. Ben, koyunları yününden tanırım. İnsanları da sözünden tanırım. Yalan söylersen seni tanıyamam Ömer. Bundan sonra yalancı değil, gerçekçi ol. Gerçeklerle kendini bana tanıt