KUSURLU OLMAK BİR GÜZELLİK  KUSURU GİDERMEK BİR ERDEMLİKTİR
KUSURLU OLMAK BİR GÜZELLİK KUSURU GİDERMEK BİR ERDEMLİKTİR

Bugün hastane koridorunda bir grup hasta ve yakınlarının konuşmalarına kulak misafiri oldum. Aman Allah'ım ne kadar da çok dertliydiler. Kimi kocasından, kimi çocuğundan, kimi gelininden, kimi komşusundan yakınıyordu...

                Bunların çoğu kalp, tansiyon ve şeker hastasıydı. Ama konuşma ve beden dillerinden gördüğüm kadarıyla asıl hastalıkları; mutsuzluk, huzursuzluk, güvensizlik, umutsuzluk ve çaresizlikti. Aslında onları kalp, tansiyon ve şekerle buluşturan etken de çaresizlik/çözümsüzlüktü...

                Şöyle etrafıma bakıyorum da; birbirini kıran kırana, birbirine küsen küsene, ayrılan ayrılana, giden gidene...

Kimse kimseye selam vermiyor, insanlar birbirine güvenmiyor.

Bizim en büyük hastalığımız bu işte...

Size bir şey söyleyeyim mi?

Hayatta ÖLÜMÜN dışında her şeyin bir ÇARESİ var aslında..

Her şeyin bir çaresi varsa insanlar niçin birbirini sevemiyor, birbirini anlayamıyor, birbirini affedemiyor, birbirini hatasıyla kusuruyla kabul edemiyor?

Halbu ki;

KUSURLU OLMAK BİR GÜZELLİK

KUSURU GİDERMEK BİR ERDEMLİKTİR...

Biraz uzun olacak ama ben size "kusuru giderme" "KİNTSUKUROİ" denen bir sanattan bahsetmek istiyorum dostlar...

LÜTFEN DİKKATLİCE OKUYUN ÇÜNKÜ BU SANAT SİZİN DE İŞİNİZE YARAYACAKTIR.

...

Kusurlu olmanın güzelliği: KİNTSUKUROİ

KİNTSUKUROİ nedir biliyor musunuz?

Kırılan şeyleri/eşyaları bir araya getirme, kırılanı eskisinden çok daha mükemmel yapma sanatıdır.

Hocam eşyaları anladık ama KIRILAN KALPLER ne olacak?

Buna kalpler de dahil efendim.

                Kintsukuroi, bir Japon sanatı. Bundan yaklaşık 400 yıl kadar önce doğmuş. Kırılan porselen veya seramikleri kimi zaman altın, kimi zaman gümüş veya platin boyalarla birleştirip eşyaya yeni bir form, yeni bir görünüş kazandırma sanatı. Kırığı, çatlağı saklamamak, yok etmeye çalışmamak işin özü. Aksine çatlak boya ile belirgin hale getirilen, başka hiç kimsede bulunmayan bir parçaya sahip oluyorsun ve kırılmış bir kasenin eskisinden çok daha değerli olduğunu görüyorsun. Japonya’da o kadar önemsenen bir sanatmış ki bu, özel kintsukuroi setleri satılıyor ve bu setlerin bedelinin çoğunlukla kırılan eşyaların bedelinden daha fazla olduğu biliniyor.

EŞYALARLA KALPLER FARKLI ŞEYLER DEĞİL Mİ DEDİĞİNİZİ DUYAR GİBİYİM!...

Bakınız dostlar;

Yeryüzünde bir şeylere üzülmemiş, ölüm, acı, ayrılık, yoksulluk gibi şeyler yaşamamış, kalbi kırılmamış insan kesinlikle yoktur.

Siz zannediyorsunuz ki "Mutlu ve huzurlu insanlar hayatlarında her şey dört dörtlük olan insanlardır. Hayır. Zorlukları gören, deneyimleyen fakat kendini bırakmayan, mücadele eden, çare arayan, dertlerinin enkazı altında kalmayan sabırlı insanlardır."

_Her kalp kırıklığında bir daha sevmeyeceğimizi sanırız.

_Sevdiğimiz bir insanı kaybederiz, bir daha gülemeyeceğimizi, mutlu olmayacağımızı sanırız.

_Biri bize beklemediğimiz bir şey yapar, bir daha kimseye güvenemeyeceğimizi sanırız.

_Hoş olmayan şeyler yaşadığımız insanlarla bir daha eskisi gibi olamayız sanırız.

OYSA HEPSİ OLUR.

_Yeter ki duygunuzu ve huyunuzu kontrol altına almayı bilin.

_Affetmeyi, yeniden denemeyi, eskileri unutmayı becerin...

Kintsukuroi felsefesine baktığımızda görüyoruz ki çatlak ve kırıklar objenin düşmesi veya kırılması sonucu başına gelen olumsuz bir durum değil, nesnenin güzelliğini daha fazla ortaya çıkarmak için başına gelen çok nadide bir durum. Aksi takdirde 20 dolara aldığın porselen bardağı tamir etmek için neden 100 dolar harcayasın? Yani fiyatı 10 TL'ye bir Kase aldınız. Düştü kırıldı. Siz o kaseyi KİNTSUKUROİ SANATI ile tamir ettiğinizde fiyat 100TL'dir...

Terk edilme, reddedilme, başarısızlık, kaybetme, umutsuzluk, çaresizlik…vb korkularımız var değil mi. Karşısında da bizi bu duygulardan alıkoyacağını düşündüğümüz koruma mekanizmalarımız;

_Kimimiz insan içine az, kimimiz hiç çıkamıyoruz.

_Kimimiz yakın ilişki kurmakta bilerek beceri geliştirmiyoruz,

_Kimimiz yalnız kalmamak için hiç tanımadığımız bir kişiye sarılma ihtiyacında kalıyoruz. 'Denize düşen yılana sarılır! misali.

                Kırılmamak en mühim mesele. Kırılmamak için, kusurlu görünmemek için, kendi kendimizi bir türlü yeterince iyi bulmadığımızdan, başkaları bizim bu kusurlu halimizi fark etmesin diye, mükemmel bir insanmış gibi davranıyor, o kusurları, kırgınlıkları ortaya çıkarmak, paylaşmak yerine habire sahte maskeler takarak daha güzel, daha sevecen, daha güçlü, kusurlarıyla kendini kabul etmiş olmanın verdiği mutluluktan mahrum bırakarak yaşamaya devam ediyoruz. Bu yöntem çok yanlış. O yüzden de aman biri yanlışlıkla çarpmasın diye kendimizi her seferinde biraz daha arka sıralara atıyoruz, düşmemek için. Kırılmamak için. Tamir etmenin güzelliğini bilmediğimiz için...

Yanlış anlamayın “acı çeken insanlar iyi insanlardır, ancak acı çekmiş insan diğerlerinin kıymetini bilir, acı güzeldir, insanların mutlaka aşırı üzücü şeyler yaşaması gerektiğini demek istemiyorum. Başkalarını anlamaları için başkalarının da benzer şeyler yaşamaları gerektiğini de düşünmüyorum.

Şunu anlatmaya çalışıyorum;

                Acı tecrübeler bizi değiştirebilir. Ancak değişimi kabul edersek tabi... Acının, kırgınlığın dönüşüm gücünden faydalanmayı bilirsek.

                Mesele çatlakların renk renk olduğunu fark edebilmekte. Eğer istersek tüm o KIRIL, TOPLA, BİRLEŞTİR, YAPIŞTIR ve RENKLENDİR kısmının ne kadar keyifli, eğlenceli olduğunu fark edebiliriz. Hatta bir adım öteye giderek “ya bu iyi ki başıma geldi, şu bana iyi ki böyle yapmış, sayesinde şunları şunları öğrendim, çok iyi oldu bunun böyle olması yoksa şunu şunu şunu öğrenemezdim” dediğimiz nokta, işin özeti.

                O halde kırmanın, dökmenin, kaldırıp atmanın, terk edip gitmenin pek bir yararı yok. Acı gerçeklerden etkilendiğimiz doğru, onları ya kucaklarız ya inkar eder saklanırız. Ya tamir ederiz, daha iyi potansiyelimize kavuşuruz, ya da her tarafımız kırıla döküle, geçtiğimiz her yerde bir parça bırakarak kendimizi kaybederiz.

O HALDE SEÇİM SİZİN AZİZİM;

                Şimdi, ya kırgınlıklarını boyayıp “vaay harika bir insanım, ne güzel oldu, öğrendim, bir sürü güzel deneyimim/tecrübem oldu" diyeceğiz... Ya da kırılan kalbimizi tıpkı eskimiş, kırılmış bir dolap gibi en kuytu bir köşeye atıvereceğiz...

                Yani acılarımızla baş başa kalacak, ağrı ve sızılarımızla boğuşacak, ilaçlardan medet umacak, bundan sonraki kalan günlerimizi hastanelerde geçireceğiz...