KAVMİYET, MİLLİYET VE IRKÇILIK
KAVMİYET, MİLLİYET VE IRKÇILIK

 

KAVMİYET, MİLLİYET VE IRKÇILIK

Prof. Dr. Ertuğrul YAMAN

(eyaman60@gmail.com)

 

Yaratılışın Hikmeti

Her şeyin sahibi olan Yüce Mevlâmız, insanoğlunu kendi müstesna varlığından var etmiş ve biz insanoğluna “eşref-i mahlukat” payesini layık görmüştür. Bizlerden de Kendisi’ne kulluk yapmamızı istemiştir. Öyleyse asli görevimiz; Yaradan’a kulluk yapmak, hayatın gerçeklerini idrak ederek faydalı ve güzel bir hayat sürmektir. İnsanoğlu, yaratılışı gereği, üç boyutlu bir hayat sürer. Hayatın merkezine kendisini koyarak geçmişini (akraba ve atalarını) ve geleceğini (nesillerini) düşünür ve onlar için çaba gösterir. Hayata bu üç boyutlu bakış, insanı hayvandan ayıran en önemli ve üstün özelliğidir. Çünkü, hayvanlardaki iki boyutlu hayat tarzı (kendisi ve yavruları) insanın fıtratına ters düşer. Hayvan sürülerinde, güçten düşen hayvan, topluluk dışına; yani, ölüme terk edilir. Çünkü, hayvanlarda geçmiş ve atalarına bağlılık duygusu zayıftır. Oysa, insanoğlu, tıpkı ulu çınarlar gibi, güçlü kökleri ve geçmişiyle ayakta durur. Geçmişin derinliği ve genişliği bireylere daha mutlu ve huzurlu bir gelecek bahşeder.

Her birey, her şeyden önce, insanlık ailesinin doğal bir üyesidir. Yaratılmışların en şereflisi olan insanlık ailesine mensup olmak, diğer kimlik belirleyicilerine oranla çok daha kapsamlı, kucaklayıcı ve evrenseldir. Değişmez en önemli gerçek de bu geniş dairede gizlidir: Hepimiz insanız ve Hz.Adem’in çocuklarıyız. Demek ki temelde her insan değerlidir! Bütün insanları değerli görmek ve saygı duymak hem yaratılışın gereği hem de inancımızın icabıdır.

Kavmiyet ve Milliyet

İnsanlar, yaratılışları gereği olarak bir arada yaşamak zorundadırlar. Onları bir araya getirip ortak yaşama iradesini tesis eden en önemli ortaklık; dinî duygular,  millî değerler ve hayat tarzlarıdır. İnsanları kuru bir kalabalık olmaktan çıkarıp aralarında ortak duygu, düşünce ve gönül birliği oluşturan bu doğal ortaklıklar, insanları “ferdî benlik” duygusundan “millî kimlik”  basamağına yükseltir. Daha üst basamak ise, ümmet şuuru”dur. Örneğin; Müslüman bir kimsenin hem millettaşları hem de dindaşları için, İnananlar kardeştir” ilkesi çerçevesindeümmet şuuru”na ulaşması son derece doğaldır. Nitekim, bu durum, insanın yaratılışına uygun olarak aynı değer yargılarına sahip insanları kardeş görme esasına dayanan kuşatıcı bir birlikteliktir.

Bu temel gerçeklerden hareketle konuya Türkiye’deki güncel tartışmalar bağlamında baktığımızda, son zamanlarda kimi sosyolojik kavramların uluorta kullanıldığı gözlenmektedir. Özellikle, “kavmiyet” ve “milliyet” kavramlarıyla ilgili olarak olağanüstü bir bilgi kirliliği, ileri derecede kafa karışıklığı ve kavram kargaşası söz konusudur. Kelimeler, düşünce sistemlerinin ifadesi olduğu için, kelimeleri ve kavramları dikkatli seçmek gerekiyor. Öncelikle belirtelim ki kavmiyet başka, milliyet başkadır. Kavmiyet insanın doğuştan getirdiği sahip olduğu verili ve değişmez kimliğidir. İnsanların Türk, Arap, Fars, Kürt, Çerkez, Fransız, İngiliz vb. doğması verili kimlikleridir. Burada üstünlük veya aşağılık gütmek, devrini çoktan tamamlamış olan ilkel bir kavmiyetçiliktir. Dinimizce yasaklanan ve Peygamber Efendimiz’ce (sas) ayaklar altına alınan da kan bağına ve soy esasına dayalı olan bu kavmiyetçiliktir. 

Milliyet ise, farklı etnik kökenlerden gelen, değişik  kavimlere mensup olan, hatta dil, din, gelenek ve görenek farklılıklarına dahi sahip bulunan kitlelerin iradi olarak bir araya gelmeleriyle tarih içinde oluşan doğal, kültürel, toplumsal yapıları ifade eder. Kavmiyet biyolojik, milliyet sosyolojik yapıdır. Bizler; dünya çapında İslam milliyetine, yerelde Türk milliyetine tâbiyiz.

Millî duygu insanlarda bulunan fıtri müspet bir duygudur. Millî bakış, millî görüş, millî duruş, millî şuur millet olmanın basamaklarıdır. Millet; geçmişte ortak hatıraları olan, bugünde ortak ülküleri bulunan ve gelecek için ortak yaşama iradesine sahip olan topluluk demektir. “Millî kimlik”; bakış, duyuş, düşünüş, algılayış, zevk gibi ortak değerleri paylaşıp benimseyen topluluklarca asırlar içinde oluşturulmuş millî bağların bütünüdür. Bu bağlardan birkaçının eksik veya farklı olması bu ortaklığı engellemez. Ortak özelliklere sahip olmak, kendini ait ve mensup hissetmek, bireye hem öz güven verir hem de millettaşları için sıcak duygular oluşturur.

Milliyet, özü itibariyle dine, kültüre ve medeniyete dayanan ortaklıklar demektir. Birleştirici ve ortak değerlere dayalı milliyet anlayışı, asla yüce dinimiz İslâmla da ters düşmez. Tarih, kendi tecrübesiyle bizleri aynı mayayla yoğurarak “millet” yapmıştır. Kökenimizin, dilimizin veya inancımızın farklı olması, bu gerçeği değiştirmez. Ortak adımız da tarihin şan ve şeref numunesi ve İslamın bayraktarı olan Türk milletidir. Millet ve milliyeti çeşitlendirmek uğruna, halihazırda var olan milliyet bütünlüğünü kaybetmemek gerekir. Millet ve milliyet kavramları yok sayılırsa, toplumun birlikteliği ve bir arada yaşaması sağlanamaz.

Bizce “milliyet” kavramı, bugünün şartlarında asla ırkî ve kavmî asabiyeti ifade etmemektedir. Duyuş, düşünüş, algılayış bakımından ortaklaşmış, ortak değerleri paylaşan, ortak geçmişe, vatana, tarihe, dine, dile, gelenek ve göreneklere sahip kitlelerin ilkel kabileciliğin çok ilerisinde, insan fıtratına uygun millî duygularının tezahürü,  “milliyet” kavramında ifadesini bulur. İnsanların birçok özellikleri farklı dahi olsa, tek başına vatan birliği dahi aynı milliyetten olmak için yeterli olabilir.

“Biz, insanları kavim kavim yarattık, birbirinizle tanışıp kaynaşasınız diye” ayetinin “kavim kavim” kısmı, biyolojik gerçekliğe işaret ediyorken; ayetin ikinci kısmı esas olanın “tanışıp kaynaşma” sonucu ortaya çıkan iradi birliktelik, sosyolojik bir olgu şeklindeki milliyeti işaret ediyor olabilir mi? Bizce, üzerinde düşünülmeye değer bir yaklaşımdır. Bu ayetin hükmünce kavmiyeti menfi, milliyeti müspet olarak değerlendirebiliriz.

Nitekim büyük şairimiz Mehmet Âkif de kavmiyetçiliğin aleyhindedir. Şiir ve yazılarında; genelde İslâm, yerelde Türk milliyetini kullanır. Baba tarafından kavmî olarak Arnavut olsa da hiçbir yerde Arnavut kavmiyetçiliği yapmaz. Tam tersine Osmanlıdan ayrılma konusunda Arnavutları suçlar. Türklüğü bir milliyet kimliği olarak benimsediğini çoğu şiirinde ortaya koyar. Aynı şekilde S.Abdülhekim Arvasi, kendisi bir seyyid olmasına rağmen şöyle demiştir: “Yeryüzünde üç tane Türk kalsa biri ben olmak isterdim. İki tane Türk kalsa yine biri ben olmak isterdim. Eğer bir tek Türk kalsa o ben olmak isterdim.”.  Nitekim, Türk kavramı son derece geniş ve kapsamlı bir anlam alanına sahiptir. Eski devirlerde aynı kültür ekseninde yaşayanlara “Osmanlı” denilmesi ne kadar doğalsa bugün de aynı ifadenin karşılığı olarak “Türk” kelimesinin kullanılması o kadar doğaldır. Zira, “Türk” kavramı hem Anadolu insanının zihninde hem de Avrupalılara göre, aynı zamanda “Müslüman” da demektir. Eski dönemlerde Avrupa’da insanlar Müslüman olduğunda, “Türk” oldu denirdi. 

    Etnikçilik ve Irkçılık

 Avrupa ve ABD’de her daim canlı tutulan ve ülkemize de sirayet eden “etnik” tartışmaların bir geriye gidiş (ilkellik), ırkla ilgili tartışmalarının çıkmaz bir sokak olduğunu ve bu tartışmaları bilerek bize havale eden gelişmiş ülkelerin dahi bu sorunları çözemediğini bilmemiz gerekiyor. Oyuna dikkat edelim: Onlar birleşirken, bize ısrarla ayrışmayı telkin ve tavsiye ediyorlar!  Dış kaynaklı ve kasıtlı olarak ortaya sürülen bu tartışmalar, dipsiz bir kuyu, çıkmaz bir sokaktır. Çözüm, önce tuzağı görmek ve sonra kardeşliğimize dönmektir! Enerjimizi boşa harcatan içe dönük tartışmaları ve cılız çaylara bölünme kavmiyetçiliğini bir an önce sonlandırmalı; ortak duygu ve değerlere sarılarak dışa dönük ve kapsamlı okyanus milliyetçiliğine sarılmalıyız. Yani, milli duygularımızı birbirimize karşı kullanarak israf etmemeliyiz.

Türkçülük

“Türk” kavramı, başlangıçta Turanî kavimlerde “güç kuvvet” anlamında bir boy adı olarak kullanılmakta idi. Bu boy adı, sonraları anlam genişlemesine uğrayarak “Türk” ırkının genel adı olmuştur. Türkler, kurdukları büyüklü küçüklü onlarca devlet içinde, uçsuz bucaksız coğrafyalarda birlikte yaşadıkları diğer ırklarla karışarak zaman içinde farklı bir niteliğe bürünmüşlerdir. Buna bağlı olarak “Türk” kavramı da ırk anlamından sıyrılarak “millet” özelliği kazanmaya başlamıştır. Esasen ırk temelli değil, kültür eksenli bu yeni süreç, “Türk” kavramına çok daha geniş ve kuşatıcı bir kavram derinliği kazandırmıştır.

“Türk” kavramının etnik kökenin çok üstünde birtakım değerleri de ifade ettiği sosyolojik  bir gerçekliktir. Nitekim, Anadolu insanının zihninde “Türk” kavramı, “Müslüman”la eşdeğerdir. Halk, birisinden söz ederken hâlen “Türk mü Gavur mu?” diye sorar. Aynı algılayış, Avrupa’da da yaygındır. Görüldüğü gibi,  “Türk” kavramı, sosyolojik ve tarihen etnik kökenden çok daha kapsamlı ve derin bir anlam alanına sahiptir.

Bugünlerde dinimize, kültürümüze ve toptan varlığımıza tahammül edemeyen dış düşmanlarımız, kavram ve zihniyet bağlamında en önemli değerimiz olan “millî kimlik”imize saldırmakta; çok geniş bir ifade alanı olan “Türk” adını etnik temele indirgeyerek bizi bölmek, küçültmek ve hatta yok etmek istemektedirler. Bu noktada kafa karışıklığı ve dolayısıyla da tartışmalar had safhadadır. “Türk” kavramı kimi kesimlerde farklı gerçekleri ifade ediyor. Bu konularda hem kafa karışıklığı hem de kavram kargaşası bir arada bulunmaktadır.

Türk halkının zihninde,  “Türk” ve “Türkçülük” kavramları, genel olarak “ırkçılık, şovenizm ve asabiyet” duygularından arınmış; ortak kültürel ögelere dayanan bir birliktelik ifadesi olarak algılanmaktadır. Ancak, bazı mihraklar, ısrarla bu kavramlara olumsuz yaklaşarak “ırkçılık, şovenizm ve asabiyet” kavramlarını çağrıştıracak şekilde kullanmaktalar. Bu kavramlara olumsuz anlam yükleme sebeplerinin başında, kimi yabancı dostlarımızın(!) bölücü telkinleri yanında, millet adı olan “Türk” kavramına dar bir asabiyet anlamı yükleyerek içe dönük milliyetçilik yapmak gelmektedir. Daha uç gruplar ise, kavramları iyice ilkelleştirerek ısrarla soy zemininde “ırkçılık” oyununa düşmektedir. Kavramlardaki bu tür anlam saptırmaları, kendisini “muhafazakâr” diye tanımlayanları dahi olumsuz yönde etkilemekte; yabancıların oyunlarına alet etmektedir.

Milattan önceye ait tarihî geçmişi, kıtalara sığmayan adil ve insanca yönetim anlayışı, zalimlerin korkulu rüyası, mazlum bütün (müslim/gayrimüslim) insanların hamisi, Yüce dinimiz İslam’ın bayraktarı milletimize çok basit sebepler ve dış kışkırtmalarla düşman olmak ve böylelikle “Türk” adını yıpratmaya çalışmak olsa olsa en basit ifadesiyle kendini bilmezliktir. İçimizdeki zihnen yabancılaşmışlar bir yana bırakılırsa, asıl bu konuda gaflet ve cehalet içinde olanlar kendilerine gelmelidir. Onlarca asırlık bir milliyeti, yalnızca 1940-1950 yıllarındaki dar bir zaman aralığının içine hapsetmek, “Türk” kavramına o dönemin ne idüğü belirsiz anlayışı ile bakmak, cehaletin en büyüğüdür. Nitekim sözü edilen dönemde yalnızca adından ibaret kupkuru bir Türkçülük yapılmış; ancak, bu anlayışın içinde fiilen Türk halkı da Türk müziği de kısacası adından başka Türk milletine dair hiçbir şey yer almamıştır. Nitekim, o dönemde “Türkçülük” yapanlara baskı yapıldığı herkesin malumudur. 

“Türk” kavramına dar bir etnik anlamı yüklemek, tarihin kısacık bir dönemine münhasır kılmak, dış düşmanlarımızın ekmeğine yağ hatta bal da sürmektedir. Bu etnik oyun, beraberinde başka etnik unsurların nüksetmesine zemin hazırlayarak ilkel bir tartışmayı körüklemektedir. Bizler, içeride asırlar boyu aynı teknede yoğrula yoğrula adeta hamurlaşmış bir yüce milletin çocukları olarak ortak ekmeği yemek dururken “un, su, tuz” derdine düşerek gölgemizle savaşmakta/ vuruşturulmaktayız. Bizler, tefrika bataklığında birbirimizle çarpışırken dış mihraklar bir yandan kıs kıs gülerken diğer yandan da tek bir kurşun atmadan bizleri zihnen teslim almanın haklı haz ve gururunu yaşamaktadırlar!

“Türk” kavramı, ilk zamanlar bir dere veya çay idi. Zaman içinde ırmak oldu, nehre dönüştü. Ve sonra koca bir deniz oldu. O deniz, bugün artık bir okyanustur. O sebeple konuya dar bir etnik ilkellik penceresinden bakarak kendimizi küçültmek yerine daha geniş bir ufukla kültür temelli bir okyanus “Türkçülüğü” en akılcı ve mantıklı yoldur. Bu okyanusun adı elbette Türk okyanusudur. Ancak, bu okyanus etnik ögelerden değil, hayat tarzı ve ortak anlayışların doğal ürünlerinden oluşmaktadır.

Bizim Türkçülüğümüz, Türk’ün Türk’e milliyetçilik yapması şeklinde içe dönük değil, bütün insanlığı kucaklayıcı ve kuşatıcı bir tarzda olmalıdır. Türkçülük, ayrımcılığı değil, birleştiriciliği ifade etmelidir. Bu okyanusta etnik kökeni, dini, mezhebi, meşrebi, anlayışı ne olursa olsun herkese yer vardır. Okyanusları tekrar derelere ve çaylara dönüştürmek doğru ve doğal değildir. Bu yaklaşım, ancak bir felaketle sonuçlanabilir. Üstelik, bu oyunu başta Yugoslavya, Afganistan ve Irak’ta yakinen gördük ve yaşadık. Aynı oyunu yaşamak olsa olsa aptallık olur.

Sonuç ve Değerlendirme

Bilinmelidir ki bu topraklarda yaşayan bizler, ecdadımızdan aldığımız ilham ve mirasla ortak yaşama tecrübesini gayet iyi biliriz. Tarihte hiçbir dinle bir problemimiz olmamış; etnikçilik, ırkçılık ve kavmiyetçilik ise, Türk milletince hiçbir dönemde benimsenmemiştir. Kimilerince ısrarla dayatılan “çok kültürlülük, çok dillilik, insan hakları, ötekileştirme, özgürleşme, demokratikleşme vb.” kavramlarla ortaya konan istekler, Batı toplumlarından ithal edilen postmodernist(!) illetlerdir.

            Ecdadımız, kurdukları büyüklü küçüklü birçok cihan devletinde –imparatorluk değil- çok dinli, çok kültürlü, çok milletli yapılarla bir arada yaşama sanatını en makul ve adil şekilde uygulamışlar ve hatta bu konuda bir model de oluşturmuşlardır. Her türlü farklılık ve zenginliğe rağmen, bir arada huzur ve mutluluk içinde yaşanmıştır. Fark arama ve bulunan minik farkları soruna dönüştürme çabası, yeni zamanların aydın(!) ütopyasıdır.

            Çok şükür ki halkımızın zihninde ve söylemlerinde bu tür araz, illet ve ifadeler yoktur. Halkımız; her dinden, her inançtan, her kökenden insanla bir arada yaşama konusunda bir hayli tecrübeli ve mahirdir. Bizler; geçmişte olduğu gibi yine birbirimizi sevmeyi, saymayı, salibe karşı hilali yüceltmeyi esas almamız hepimizin hayrınadır. Dünya birleşirken bizim ayrışmaya yönelişimiz ise, hayra alamet değildir. Unutmayalım ki “birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır”. Birlik ve dirlik içinde geçmişte nasıl onurla yaşamışsak, bugün de her türlü oyunu bozarak tefrikaya düşmeden hep birlikte o nurla onurlanabiliriz!..

Bu bilgiler ışığında tarihin hiçbir döneminde insan ayrımı yapmamış bir millet tecrübesine ve herkesi adilce kucaklamış bir devlet geleneğine sahip Türk milletinin bireyleri olarak  “Toptan Allah’ın ipine sımsıkı sarılın!” ilahi emrince ve “Allah indinde üstünlük takvadadır”  düsturunca bizleri bir arada tutan değerlerimize ve millî mutabakatlarımıza daha fazla sarılmak gerekmektedir. Şanlı geçmişimizi, kültürel mirasımızı yeniden keşfederek yeni bir medeniyet kurma potansiyeline sahip derin hafızamızla çağdaş dünyaya beklenen ışığı, bu milletten ve bu topraklardan yansıtabiliriz. Yeter ki kendimize gelelim ve her bakımdan kardeş olduğumuzu unutmayalım!

Bizler, aynı dinin, aynı tarihin ve aynı kaderin insanları olarak bu oyunları görecek ve bozacak basirete sahibiz. Dinimize, millî yetimize, geçmişimize ve geleceğimize yönelik hain planları bozalım. Gönlümüzü, zihnimizi ve gücümüzü birleştirelim. Dış düşmanlara ve basiretsizlere fırsat vermeyelim. Gün, birlik ve kardeşlik günüdür!Gücümüzü anlamsız ve sonuçsuz tartışmalarla harcamak yerine, insanca yaşanabilir ve lider bir Türkiye için kullanalım. Gaflet uykusu pek tatlıdır ama uyanınca felaket bacayı sarmış olabilir! Şimdi, “bir”likte yükseliş vaktidir!