ŞANLI ÇANAKKALE ZAFERİ’MİZ

Dönmemiş Asım’ın nesli seferden,

Konuşturup şafaklarla rüzgârların dilini,

Fermanlar getirir Çanakkale’deki neferlerden.

Yahya AKENGİN

Bu yıl, şanlı Çanakkale Zafer’inin 104. şeref yıl dönümüdür. Böyle yıl dönümleri

kutlamak, anmak; bayrağa, vatana ve ecdada saygıyı tazelemek, canlı tutmak bakımından son derece önemlidir ve bir kadirşinaslık görevidir. Bu anlayışla, aziz şehitlerimizi rahmetle anıyor, hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.

Bilindiği üzere mart ayı, tarihimizin iki büyük olayına tanık olmuştur. Bunlardan birisi, İstiklâl Marşı’mızın TBMM ’de millî marşımız olarak kabul edilişi; diğeri ise,devirleri alt üst eden şanlı Çanakkale Zaferi’dir. İkisinde de şeref ve fazilet mücadelelerimizin ibretli destanı vardır. İkisinde de bu onur âbidelerini kalemiyle şiirin erişilmez doruklarına ulaştıran büyük vatan ve bayrak şairimiz MEHMET AKİF ERSOY vardır. Bu nedenle, kılıç tutan eller kadar, kalem tutan ellere de minnet duygularımız, en yüksek saygılarımız ve rahmet dileklerimiz vardır.

Coğrafyalarının kaderi, kendi stratejik konumlarından kaynaklanır. Anadolu’muz, böyle bir stratejik konuma sahiptir. Gerek topraklarının verimliliği, gerekse iki kıtayı birbirine bağlayan stratejik önemi ile şühedalar yatağı aziz vatanımız, yüzyıllardan beri sömürgeci ülkelerin iştahlarını kabartmış: aynı ülkeler, topraklarımızı elde edebilmek için her türlü sinsi ve hain planlarını sahneye koymuşlardır. Bunun için zaman zaman topraklarımıza saldırmışlar, bizi cephede yenemeyince de, bu sefer masa başı manevralarına girişmişlerdir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun kuvvetli dönemlerinde ona sadık kul olan kavimler, aynı İmparatorluk zayıflayınca, bu sefer onu arkadan vurmaya başlamışlar: kısa sürede koca İmparatorluğu, Batılı sömürgecilerin boy hedefi haline getirmişlerdir. Nitekim, Birinci Dünya Savaşı Avrupa’da Çıktığı halde, süratle ve ısrarla İmparatorluğun sınırları etrafına yayılmış ve savaşın en kanlı sahneleri, hemen hemen bu topraklarda cereyan etmiştir. Aynı şekilde, dün Bosna-Hersek, Karabağ, Çeçenistan ve Kosova’da, bugün yine en son olarak Yeni Zelanda’da işlenen cinayetlere şaşıranlar ya da hissiz kalanlar, 104 yıl önce de aynı sahnelerin yaşandığını Âkif’in şiirlerinden okumalı ve düşünmelidirler. Yarın olabilecekler için uyanık bulunmalıdırlar. ZiraÂkif, yaralı bir yürektir. O, hem bir ülke sesi, hem de bir kıtanın feryadıdır. Gerçekten de o, hayatı boyunca ne özel sohbetlerinde ne de şiirlerinde bir kez olsun kendi derdinden, kendi sıkıntılarından yakınmamıştır. Aksine, sorumlu bir aydın sıfatıyla milletinin dertlerini dile getirmiştir. Nitekim, bir yazarımız, " Onun hayatı, eserlerinden de büyük bir şiirdir. " demiştir. Prof. Dr. Muharrem ERGİN’in belirttiği gibi, " O, milletinin en acı safhalarda seyreden kader çizgisini adım adım takip etmiş ve Türk milletinin 20. Yüzyıldaki en büyük destanını yazmıştır. SAFAHAT, böyle bir destandır."

Öyleyse, dostumuzu ve düşmanımızı tanımak, bir daha kara günler yaşamamak ve daha da önemlisi, tarihten ders almak için, gençlerimiz ve her yaştaki insanlarımız olarak hepimiz, bu destanı satır satır okumalıyız. Zira bilmeliyiz ki, tarihten ders almasını bilmeyenler, onun hükmünden kurtulamazlar.

Yunus kadar insan sevgisiyle dolu ve barışçı; Köroğlu kadar yalın kılıç nesiller, Kâtip Çelebi gibi ilim yolunda sabahlara kadar kitaptan kitaba göz nuru döken gençler yetiştirirsek, Malazgirtlerin, Çanakkalelerin, 30 Ağustosların kadri kıymeti bilinir.

 

Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...

Medeniyet denilen kahpe, hakikat, yüzsüz.

Sonra mel’ûndaki tahribe müvekkelesbâb,

Öyle müthiş ki eder her biri bir mülkü harâb.

 

Yine hepimiz, aynı muzdarip şairin, bir başka zamanda, bir başka felâket karşısında elemle yazdığı şu mısraları da okumalıyız:

 

Azıcık kurcala toprakları, seyret ne çıkar,

Dipçik altında ezilmiş, parçalanmış kafalar,

Bereden reng-i hüviyetleri uçmuş yüzler,

Kim bilir hangi şeneatle oyulmuş gözler.

Süngüden kalbura dönmüş nice binlerce beden,

Nice başlar, nice kollar ki cüdâ cisminden.

Zafer, bedeli ağır bir üstünlüktür. Vatan, üst üste kazanılan zaferlerin yadigârıdır. Unutmayalım ki ilimle, imanla taçlanmayan bir vatan daima tehlikededir. Ne derin sözdür ki: “Su uyur, düşman uyumaz.” Ne anlamlı sözdür ki: “Barış zamanında ne kadar çok ter dökersek, savaş zamanında o kadar az kan dökeriz.”

Prof. Dr. Muharrem Ergin’in dediği gibi:

“Tarihin tarih olması için, onu yapan gibi yazana da ihtiyaç vardır. Türkler tarihi daima iyi yapmış, fakat onu her zaman yazamamışlardır. Çanakkale’de ise hem tarih mükemmel şekilde yapılmış, hem de mükemmel şekilde yazılmıştır... Tarihin sînesinde 71 senedir bir Çanakkale âbidesi yükselmektedir. Bu muhteşem âbide iki kanatlıdır: Biri kılıç, diğeri kalemdir. Kılıç, Mustafa Kemal; kalem, Mehmet Akif’tir... Bu kılıç ve kalem sayesinde şanlı Çanakkale zaferi, Türk milletinin gönlünde ebedî bir şekilde âbideleşmiştir.

Çanakkale harbi 1915’te yapılmıştır. O tarihten beri Türkiye’nin üzerine güneş doğudan değil, batıdan doğmaktadır. Çanakkale’den doğmaktadır ve memleket ufukları

manevî ışıklarını oradan alarak iç aydınlığına kavuşmaktadır.” (Millî Kültür-Aralık 1986- s.2)

Çanakkale savaşları, Türk ve dünya tarihi açısından büyük önem taşımaktadır. Birinci Dünya Savaşı’nın genel akışı içinde oluşan bu savaşlar,her şeyden önce, tarihin akışını değiştirmiş; yakın tarihimizde birçok ülkenin tarihinde ve talihinde rol oynayan önemli bir dönüm noktası olmuştur.

Savaşın nedeni, dönemin süper güçleri arasındaki çıkar çatışmalarıdır.Osmanlı Devleti bu hengâme içinde, bir oldubittiyle bir anda kendini savaşın içinde bulmuştur.Süperler, stratejileri gereği, İstanbul’u alarak Boğazları açmayı, Çanakkale Boğazı’nı zorlayıp geçmeyi plânlamışlardı.

Savaş, 3 Kasım 1914’te İtilaf donanmasının kısa bir hücumu ile başladı. Bu, istihkâmların gücünü ölçmek için yapılan kısa bir keşif hücumundan başka birşey değildi. İkinci hücum, 19 Şubat 1915’te Amiral Carden komutasında 12 parça gemiden oluşan bir filo ile başladı. Seddülbahir ve Kumkale’yi ateş yağmuruna tuttular. Ayrıca siperlerimiz hava harekâtı ile bombardıman edildi. Buna karşılık, Türk topları da İngilizlerin Agememnon zırhlısını hasara uğrattı.

28 Şubat’ta İngilizler ve Fransızlar yeni bir hücuma geçtilerse de, bu sefer tam anlamıyla hasara uğrayan Agememnon zırhlısını yedekte götürmek zorunda kaldılar.

İtilaf devletleri, 18 Mart 1915’te İstanbul’u bir an önce ele geçirme ihtirasının sabırsızlığı içinde denizden bir defa daha hücuma geçtiler. Siperlerimizi ve tabyalarımızı gülle yağmuruna tuttular. Ancak, bir hafta öncesinden Nusret mayın gemimizin döşediği mayın hattına çarpınca,donanmaları büyük kayıplara uğradı. 10’a yakın gemileri sulara gömüldü. Üç zırhlı, sekiz muhrip gemileri yaralandı. Ağır bir yenilgiye uğrayarak geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu arada Türk kaybı bir cephanelik, bir ağır top, 25 şehit ve 61 yaralıydı.

Bu yenilgi üzerine, itilaf devletleri yeni bir taarruz plânı hazırladılar. Buna göre, Avusturalya ve Yeni Zelanda Kolordusu Arıburnu’na, İngiliz ve Fransız kuvvetleri ise Seddülbahir’e karadan çıkarma yapacaktı.

Düşmanın denizden desteklenen kara taarruz harekâtı, 24-25 Nisan 1915’te Arıburnu’ndan başladı. Kumtepe, Arıburnu ve Seddülbahir’e çıkarma yapan düşman kuvvetleri, kendilerinden sayıca çok az Türk öncü kuvvetlerinin mükemmel savunması karşısında, ancak kıyıda tutunabildiler.

8-9 Ağustos 1915 gecesi, Albay Mustafa Kemal, “Anafartalar Orduları Grup Komutanlığı”na getiriliyordu. Aynı gecenin saat 01.30’unda Çamlık Tekke’de karargâhını kuran Mustafa Kemal, saat 04.00’te ordularına şu tarihî emrini veriyordu:

“ ............... Benimle beraber burada savaşan cümle askerler kesin olarak bilmelidirler ki, bize verilen namus görevini tamamen yerine getirmedikçe, bir adım geri gitmek yoktur. İstirahat uykusu aramanın, bu istirahatten yalnız bizim değil, bütün milletimizin ebediyen mahrum kalmasına sebep olabileceğini cümlenize hatırlatırım. Bütün arkadaşlarımın benim gibi düşündüklerine ve düşmanı tamamen denize dökmedikçe yorgunluk eseri göstermeyeceklerine şüphem yoktur......

Ben sizlere taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum.”

7 Ağustos gecesi, Birinci Anafartalar Savaşını kazanan Mustafa Kemal, 21 Ağustos’ta İkinci Anafartalar Savaşı’nı kazandı. Bu tarihten sonra Mustafa Kemal adı, “Anafartalar Kahramanı” olarak tarihe geçiyordu. İngiliz Silahlı Kuvvetleri Komutanı, Mustafa Kemal’in sevk ve yönetimindeki Türk askerî harekâtı karşısında hayretini gizleyememiş ve “ Bu savaşı yazı ile anlatmak güçtür.” demiştir.

Dünyanın başka taraflarında işgal ettikleri toprakları paralel ve meridyen dereceleri ile ölçen İngilizler ve Fransızlar, Mustafa Kemal komutasındaki Türk gücü ile karşılaşınca, aldıkları yerleri kilometre ile değil, metre, hatta adımla bile ölçemiyorlardı. Aylar süren didinmelerden sonra, bu hayalperest sömürgeci devletler, nihayet Türk’ün yenilmezliğini anlamış olmanın şaşkınlığı içinde, artık talihlerini başka yerlerde aramak umudu ile Türk topraklarını terk etmek zorunda kaldılar. Böylece Kasım 1914’te başlayan Çanakkale Savaşları, 9 Ocak 1916’da düşmanın kesin yenilgisi ve Türk’ün parlak zaferiyle sona eriyordu. Şüphesiz, etin çeliğe üstün geldiği bu savaşlardan alınacak dersler de vardı. Nitekim, düşman bu dersi aldı ve kurtuluşu, ancak kaçmakta buldu. Böyle olmakla beraber, bu kaçışlarını herhalde,o malûm gururlarına yedirememiş olmalılar ki, sonradan tarihlerine, “Şahane Geri Çekilme Harekâtı” adıyla yazdılar. Demek, kaçmanın da şahanesi varmış...

Bu savaşlar sonunda 253.000 Türk şehit oldu. Fransız’lardan 200.000, İngilizler ’den 50.000 kişinin öldüğü tarihi kaynaklarda belirtilmektedir.

Çanakkale savaşları sırasında Türk askerinin vatanseverliğine,yiğitliğine, fedakârlığına yakından tanık olan İngiltere Harbiye Bakanı LordKitshener (Kitşener)’in notları arasında şu cümleler yer almaktadır: “Türk’leri tanımakta çok geç kaldığım için utanç duyuyorum.” Aynı kişi, Türkleri küçümseyen, hatta tek elle yenilebileceğini iddia eden W. Çörçil’e şu cevabı vermiştir: “Türklerin tek elle yenik düşürülmesinin imkânsızlığını gördüm.”

Çanakkale Zaferi, söz yerindeyse, kahraman Türk milletinin 20. yüzyılın ilk çeyreğinde gerçekleştirdiği ikinci bir Ergenekon çıkışı olmuştur. Bu zafer sayesinde, o sıralarda zor durumda bulunan müttefiklerinin Rusya’yla yeni bir bağlantı kurmaları önlenmiştir. Bunun sonucunda I. Dünya Savaşı’nda Rusya, hem güçlenememiş, hem de Anadolu ve İran’a kayamamıştır. Böylece,

Türk İstiklal Savaşı daha kolay kazanılmıştır. Diğer yandan, İngiltere ve Fransa’nın kolonilerindeki prestijlerine ağır bir darbe indirilmiş; esir milletlere ve toplumlara ümit ve bağımsızlık yolu açılmıştır.

Çanakkale, Türk’ün makûs talihinin yenildiği ilk savaş alanı; başka bir ifade ile, Türk İstiklâl Savaşı’nın başlangıcı olmuştur. Bir diğer ifadeyle, Türk kahramanlık ruhunun ölümsüz destanı olmuştur. Denilebilir ki, bazı uluslar, “kahramanlık” kelimesinin anlamını bu savaşlar sırasında, göğüs göğüse çarpıştığı

Bu nedenle, Çanakkale, sadece zafer değil, zafere giden yolu da öğreten bir ibretler manzumesidir. Bunu, bir kez de, bu savaşların en yakın tanığı olan Atatürk’ün anılarından dinleyelim:

“Biz ferdî kahramanlık sahneleriyle meşgul olmuyoruz. Yalnız, size Bombasırtı vakasını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşı siperler arasında mesafeniz sekiz metre, yani ölüm muhakkak, muhakkak... Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına tümüyle düşüyor; ikincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz! Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir bezginlik bile göstermiyor. Sarsılmak yok! Okumak bilenler ellerinde Kur’ân-ı Kerîm, cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şahâdet çekerek yürüyorlar. Bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren hayrete ve tebrike değer bir misaldir. Emin olmalısınız ki Çanakkale muharebesini kazandıran, bu yüksek ruhtur.”

Bu satırları okuduktan sonra, Nail Memik’in şu şiirini hatırlıyoruz:

 

Bir kahraman takım                      Düşman tümen sanırdı,

Ve Yahya Çavuş’tular; Bu şaheser erleri,

Tam üç alayla burada, Allah’ı arzu ettiler,

Gönülden vuruştular. Akşama kavuştular.

 

Çanakkale bizim için kutsal bir yerdir. Çünkü biz orada 253.000 şehit verdik. Bu nedenledir ki, her Türk, her yıl 18 Mart gününü saygıyla anar, Çanakkale’ye koşar ve oraya yüz sürer. Çanakkale Zaferi, nice adsız Mehmetçiklerin tarihimize şanla yazdıkları muhteşem bir zaferdir. Barbaros’un torunlarının yeni bir Preveze Zaferi kazandıkları muhteşem bir gündür. Haşmetli İngiliz İmparatorluğu ile şımarık Fransız lejyonlarının, o malûm gururlarının Türk vatanseverliği karşısında kırıldığı bir dönüm noktasıdır. Türk’ün hafızasında gurur, Avrupa’nın hafızasında dehşet uyandıran ibretli bir tarih belgesidir. Ve nihayet Çanakkale Zaferi, 253.000 Müslüman Türk evlâdının oluk oluk kanlarının aktığı, anaların yavrularına süt yerine ıstırap emzirdiği acılı yılların bedelidir. Bağrı yanık Anadolu’nun bağrı yanık evlâdı, Türklüğün deli divânesi, hak ve hürriyetin yılmaz bekçisi kahraman Mehmetçiğin:

“İleri atılıp sellercesine,

Bir gül bahçesine girercesine,

Göğsünden vurulup tam ercesine,

Şu kara toprağa ‘girmesiyle’.......” elde ettiği eşsiz bir şeref belgesidir. O Mehmetçik ki, ayağında bir çift yarım çarık, sırtında bir yamalı bohça ile “yollara düşmüş, şimşek gibi çakmış, sel gibi coşmuş” ve sonunda tarihe eşsiz bir Çanakkale Zaferi armağan etmiştir.

Çanakkale Zaferi’nin anlam ve önemini anlatmaya çalışan M. Akif ERSOY, zafer ve şehitleri âbideleştirdiği o muhteşem şiirinde, onların yüceliğine bir sınır bulamamış; insanda uyanabilecek saygı ve hayranlık duygularının en candan ifadeleri ile:

......................................

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın,

Gömelim gel seni tarihe desem, sığmazsın!

Herc- ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb,

Seni ancak ebediyetler eder istiâb.

“Bu taşındır.” diyerek Kâbe’yi diksem başına,

Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına,

Sonra gök kubbeyi alsam da ridânâmıyle,

Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmiyle.

Ebr-i nisanı açık türbene çatsam da tavan,

Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan,

Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,

Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,

Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem,

Gündüzün fecr ile âvizenilebrîz etsem,

Tüllenen mağribi akşamları sarsam yarana...

Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

demek suretiyle, şiirini imân, fedâkârlık, vatanseverlik ve kahramanlık gibi yüce manaların sonsuzluğunda noktalamıştır.

Çanakkale’de çarpışan, iki tarafın yiğitliklerini günü gününe ve yakından gören bu savaşların muzaffer komutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, Anzaklar Günü nedeniyle Çanakkale’ye giden zamanın İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya okuttuğu şu mesaj ise, Türk’ün savaş ve barış anlayışının özlü bir ifadesidir:

“Burada yatan aziz şehitlerimiz!... Sizi hürmet ve saygıyla anıyoruz. Siz olmasaydınız, siz göğüslerinizi çelik kalelere siper etmeseydiniz, bu boğaz aşılır, İstanbul işgal edilir, vatan toprakları istilâya uğrardı.

Bu topraklar üstünde kanlarını döken kahraman muharipler!... Burada bir dost vatan toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız.

Uzak diyarlardan evlâtlarını harbe gönderen analar!...Göz yaşlarınızı dindiriniz. Evlâtlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır.”

Ulu Önder Atatürk’ün, Çanakkale Şehitleri için bir anıt yapılmasını isteyenlere verdiği şu cevap ise, yiğit Mehmetçiği tanımlayabilecek en veciz sözlerdir.

“Biz Mehmetçiğimizi anmak için büyük, çok büyük anıtlar yapmalıyız. Fakat bu bir imkân ve zaman meselesidir. Ancak, seni tatmin için söyleyeceğim ki, bu toprakların o zamanki Türk hudutları içinde kalması ile Mehmetçik, en büyük anıtı bizzat kurmuştur.”

Anadolu’nun mert ve kahraman evlâtları, 104 yıl önce, Çanakkale’de asil ve temiz kanlarını sessizce toprağa döktüler. Tarihe Türk’ün hür yaşama arzusunun ve yenilmezlik ruhunun ibretli destanını yazdılar. Bizlere şanlı bir tarih, hür bir vatan ve kanları ile can verdikleri kutlu bir bayrak emanet ettiler. Söz buraya gelmişken, Çanakkale’de temiz kanlarını toprağa döken Tokatlı şehit sayısının, 1224 olduğunu belirtmek istiyorum. Hepsine sonsuz rahmetler diliyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum. Bizlere düşen, bu en kıymetli emanetleri korumak, daima yükseltmek ve bizden sonraki nesillere yüz akıyla devretmektir.

Türk’e “hasta adam” damgasını vurarak sonsuz hayal ve ihtiraslar içinde bir şafak vakti, Çanakkale önlerine gelen sömürgeci devletler, herhalde ünlü bir düşünürlerinin söylemiş olduğu şu ünlü özdeyişi unutmuş bulunuyorlardı:

“Tarih, kralların ve generallerin çiftliği değil, milletlerin tarlasıdır. Her millet, geçmişte bu tarlaya ne ekmişse, gelecekte onu biçer.”

Bizim tarihçimiz Sayın Cemal Kutay da diyor ki :

“Tarih ... Nesillerin elle tutulmaz, gözle görülmez hayatını birleştiren gerçek ve büyük ilim ... Bütün hakîki ve ebedî neticeler, onun ders olabildiği yerde başlıyor, masal sayıldığı yerde bitiyor.”

“Gerçek tarihin vazifesi, duyguları devrini tamamlamış hadiselerin tesellisine iterek oyalamak değildir. Şerefli ve mutlu yarınları yapacak fikirleri hasret haline getirmektir.”

Sözlerimi şairin şu mısralarıyla bitirmek istiyorum:

......................................................

Sanmayın el toprağında, At oynatmış Kosova’da,

Gözü vardır Mehmetçiğin, Niğbolu’da, Haçova’da,

Destan destan bayrağında, Her denizde, her ovada,

Sözü vardır Mehmetçiğin. İzi vardır Mehmetçiğin.

F.C.Oğuz ÖCAL

Uzak yakın zamanlardaki nice aziz şehitlerimizi bir kez daha rahmetle anıyor, hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.

19.03.2019

Sami YAMAN

Emekli Öğretmen

 

Haber Etiketleri:

YORUMLAR

    Bu habere henüz yorum yapılmadı...

Haberi Yorumla

Yorumunuz onaylandıktan sonra yayınlanacaktır.İşaretli alanların doldurulması zorunludur. *


Tartışma Başlat